Müziğin gücüne hepimiz inanıyoruz… Keyif de verse üzüntü de verse, müzik bizi hayatımızdan bir ana götürüyor, ya da geleceği düşlememizi sağlıyor. Michael Franti müziğin daha büyük bir gücü olduğuna inanıyor; bizi barış ve huzura götürecek bir güç. Kalplerimizi açan ve bize hayatı ve zorluklarını düşündüren bir güç… Daha fazlasını öğrenmek için şarkı sözlerine kulak asın, ya da aşağıda okumaya devam edin…

Müzik ve aktivizm birbirini nasıl tamamlar?

Bir protestoyu değerlendirmenin en iyi yolu ne kadar yol katettiğine bakmaktır. Müziğin yaptığı da insanların kalplerini ve duygularını açmakla uğraşıp, aktarılan fikirleri daha açık bir görüşle algılamamızı sağlamak. Müzik birçok yönde ilerleyebilir; insanların değişik sorunlar için bağış toplama etkinlikleri düzenlemelerini sağlayarak bağış toplamaya yardım eder ve şarkılar bazı şeylere farkındalık getirebilir. Ama bana göre yaptığı en güzel şey empati kurarak insanların dünyanın başka yerinde olan ve farklı bir hayat deneyimi yaşayan diğer kimselerin nasıl yaşadığını hissettirmesidir.

Dünyada duyarlı şarkı sözlerinizle biliniyorsunuz. Bunun arkasındaki felsefe nedir?

Benim müzik yapmamın tek bir sebebi var, o da dünya üstündeki her insanın mutlu, sağlıklı ve eşit olması gerektiğine inanıyorum. Şu sıralar çok fazla mutsuzluk, hastalık ve eşitsizlik görüyoruz ve bence şuan için en önemli şey sadece benim müziğimin de değil, bütün diğer sanatçıların da bu değerleri hayatta tutabilmesi, çünkü maalesef müzik bazen bu tarz şeylerin konuşulduğu tek yer oluyor.

Aynı zamanda ödül kazanan bir belgesel yaptınız. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

2004 ve 2005 yıllarında “I Know I’m Not Alone” adında bir film yaptım. Irak’a seyahat ederek gündüzleri sokakta Irak halkına, geceleri de Amerikan askerlerine müzik çaldım. Sonrasında İsrail ve Filistin’e gittim ve Gaza da dahil olmak üzere bir sürü şehrin sokaklarında çalarak, insanlarla farklı hayat ve deneyimleri hakkında konuştum. Müziğimi çaldıktan sonra insanlar inanılmaz derecede paylaşımcı ve misafirperver oldular. Ben de böylece onların evlerine, bombalamalar sırasında saklandıkları sığınaklarına gittim. Sorunun iki tarafından da insanlarla konuştum ve oradan ayrıldığımda farkettim ki, barış getirenlerin tarafında olabilirsin. Ve gittiğim her ülkede bazen azınlıkta da olsa barış getirmek için yapmayacakları şey olmayan insanlarla tanıştım. Çocuklarını kaybetmiş İsrailli ailelerle, aile fertlerini kaybetmiş Filistinli ailelerle tanıştım; iki tarafın da dediği, “Çocuklarımızın ölümlerinin bir savaş propogandası haline getirilmesindense, onları savaşları bitirici bir çağrı olarak görmeyi istiyoruz.” İşte ben o tarafı tutuyorum.

Sizce şuan dünyanın yüzleştiği en büyük sorun nedir?

Bir sürü var. Bariz olarak çevresel sorunlar, mülteci krizi, savaş, ekonomik eşitsizlik… Bence ana sorunlar bunlar ve ne yazık ki hepsi birbirlerini ateşleyici şekilde işliyor. Çevresel sorunlar ne kadar büyük olursa, en fakir ülkeler o kadar etkileniyor. Bu ülkeler ne kadar etkilenirse, mülteciler de bir o kadar artıyor. Bazen bu durum savaş yaratıyor, bazen de savaştan mülteciler doğuyor ve savaş her şeyden çok çevreye zarar veriyor, yani hepsi birbirine karşı oynuyor. Bana göre şuan dünyada karşılaştığımız en büyük problem iyimserlik ve umutsuzluğun verdiği savaş. Insanlar daha çok umutsuz hissettiklerinde kendi vücutlarına bomba bağlayıp bir markette kendilerini patlatmayı düşünebiliyorlar. Toplumumuzda tamamen umudunu yitirmiş insanlar kadar tehlikeli bir şey yok. Her gün insanlara yaşamaları ve heyecanlanmaları için olanaklar yaratmak için çalışmalıyız. Sağlıklı, mutlu ve eşit bir dünyayı yeniden yaratmak için her gün çalışmalıyız.

Bu aralar Istanbul’u nasıl buluyorsunuz?

Istanbul, özellikle kültürlerin ve tarihlerin birleştiği yer olduğu için ziyaret etmeyi en çok sevdiğim şehirlerden biri. Doğu ve Batının, deniz ve karanın, Müslümanlar ve Gayrimüslimlerin ve tüm diğer farklı insan gruplarının muhteşem bir buluşma noktası. Bu inanılmaz karışımdan doğan güzelliğe bayılıyorum.