Hepimizin ellerinin istemsizce uzandığı bir kıyafet parçası veya bir aksesuar vardır. Onu bir tür kurtarıcı olarak görürüz, bir sığınak. Hiç düşünmeden tekrar tekrar giyer, kombinlerimizin ayrılmaz bir parçası haline getiririz. Hatta onun varyasyonlarının peşine düşeriz. Çünkü o parçayı giymek, takmak ya da kullanmak, sadece yüzeysel bir şekilde stilimizi yansıtmaz: Bu dünyada nasıl var olmak istediğimizin de bir uzantısını taşıyormuşuz gibi hissettirir.
Ve bazen o parça, konvansiyonel olarak arzu edilen bir item değildir. Belki hiçbir zaman modada yerini bulamamış, kimsenin ‘cool’ olarak tanımlamadığı bir üründür. Yine de sizi iyi hissettirmekte asla başarısız olmaz. Bu yüzden onu giydiğinizde kendinizi cool hissedersiniz. Onu sahiplenirsiniz, tekrar tekrar kullanırsınız ve sanki sizin bir uzantınızmış gibi taşırsınız. Ve bir noktada, onu cool yapan siz olursunuz. Bu, bir başka mikro-trendi benimseyip onun karakterinizi yansıttığına kendinizi inandırmaktan çok daha değerli değil mi?
Kurt Cobain’in o ikonik güneş gözlükleriyle yaptığı şey de tam olarak buydu.
Saç rengi değişti, kıyafetleri değişti, gözlüklerinin renkleri değişti. Ama o oval, ‘goggle’ formundaki çerçeve hep aynı kaldı. Cobain, başkalarını etkilemek için giyinen biri değildi. Çünkü başkalarının ne düşündüğüyle gerçekten ilgilenmiyordu. Aynı içgüdü, müziğini ve sanatını da şekillendirdi. Yine de stili bir ifade biçimine dönüştü, bilinçli bir şekilde olmasa bile. Bu gözlükler, onun ait olamama hissinin sessiz bir uzantısı haline geldi.



Onun hakkında bildiklerime günlüklerini okumaktan, biyografilerini incelemekten, röportajlarını izlemekten ve on yıldır şarkılarını neredeyse bir ritüel gibi dinlemekten yola çıkarak, giydiği şeyleri bir duruş sergilemek ya da bir mesaj vermek amacıyla seçtiğini düşünmüyorum. Seçimleri sezgiseldi. Bu yüzden bilinçli olarak bir imaj inşa etmiyor olsa da, içgüdüleri zaten bir imaj ortaya koyuyordu. Bu gözlükler içten pazarlıklı bir sembol değil, Kurt Cobain’in gerçek hislerini taşıyan bir parçaydı.


Ve ironik bir şekilde, stili bugün hala müzik tarihindeki en tanınabilir silüetlerden biri. Umursamamış olabilir ama o kayıtsızlık, başlı başına bir imzaya dönüştü. Onu düşündüğümüzde yalnızca müziğini değil, kombinlerini de hatırlarız: sonradan “depression cardigans” olarak anılacak mohair hırkalar, yıpranmış siyah Converse’ler, Hi, How Are You tişörtü, 1993 MTV VMAs’teki çizgili uzun kollu üst, Heart-Shaped Box klibinde giydiği parlak gümüş ceketi, hatta Courtney Love ile pijama giyerek evlenmiş olmaları… Bunlar yalnızca bir stilin parçaları değil, bir varoluşun izleri…


Ayrıca stilini benzersiz kılan şey, sadece parçaların kendisi değildi. Bu gözlükler ondan önce de vardı. Converse vardı. Mohair hırkalar vardı. Pijamalar vardı. Ama onları giyme biçimi, bu parçaları ondan ayrı düşünülemez hale getirdi. Bir tür ait olamama hissi. Sessiz bir reddediş. İnce bir kayıtsızlık. Ve bir noktadan sonra, bu sıradan nesneler onun silüetinin bir parçasına dönüştü.
Kıyafetleri onu tanımladı. Oysa kendini bilinçli olarak kıyafetleri aracılığıyla tanımlamaya çalışmamıştı. Hiçbir zaman bir kostüm olmadılar. Varoluşunun doğal uzantılarıydılar. Belki de alien formundaki o çerçeveleri tekrar tekrar takmasının nedeni, onların da bulunduğu yere ait görünmemesiydi. Bu gözlükler yalnızca yüzünü değil, mesafesini de çerçeveledi. Yabancılaşmasını. İronisini. Belki de herkesin bildiği o “cool rock yıldızı” figürüne tam anlamıyla dönüşmeyi sessizce reddetmenin bir yoluydu.
Ki bu da ironik. Çünkü ne giyerse giysin, o alışılmadık formdaki gözlükler bile onu gülünçleştirmedi. Aksine, kimliğinin bir uzantısına dönüştü. Ve bir parçayı giymekle onu bir statement’a dönüştürmek arasındaki fark tam olarak da bu değil mi?