Fashion Weeks, Summarized

Fashion11 Mart 2026
Fashion Weeks, Summarized

Moda haftası maratonu bir kez daha sona erdi. Podyumlar yüründü, finaller alkışlandı ve sayısız runway fotoğrafları, feed’lerimizde dolaşmaya başladı. Ve eğer bu dönemi her şeyden haberdar bir şekilde noktalamak isterseniz, Paris ve Milano’dan öne çıkanlar.

Alaïa by Pieter Mulier
Pieter Mulier’in Alaïa’daki son defilesi. Koleksiyonunda yalnızca maison’daki yıllarına değil, onu şekillendirmesine yardımcı olan zanaatkarlara da bir saygı duruşu vardı. Markanın kurucusunun attığı temelleri onurlandırırken aynı zamanda markayı nazikçe geleceğe taşıyan bir koleksiyondu.
Bu sezon tasarımcı her şeyi oldukça sadeleştirdi; bedenle neredeyse bütünleşen siluetler, markanın kurucusunun “King of Cling” olarak anılmasına gönderme yapıyordu. Bir ünlem işareti ile sonlandırmaktansa sadelikle konulan bir noktanın zarafeti vardı.

Chanel by Matthieu Blazy

Chanel bu sezon biraz endüstriyel bir havaya yöneldi; podyum renkli inşaat vinçleriyle çevriliydi. Set, Chanel’in sabit kalmaktan ziyade sürekli yeniden inşa edilen ve dönüşen bir ev olduğunu ima ediyordu. Blazy ayrıca Coco Chanel’in şu sözünü hatırlattı: “Sürünecek elbiselere de uçacak elbiselere de ihtiyacımız var; çünkü kelebek pazara gitmez, tırtıl da baloya.” Looklar hala kesinlikle Chanel’di, ama silüetlerin oranları değişmişti. Gömleklerin etekleri ve kemerler kalçalara kadar indirilmiş, gövdeyi uzatan bir siluet yaratılmıştı.

Dior by Jonathan Anderson
Paris’te yaşayan bir İngiliz olarak Jonathan Anderson hem Monsieur Dior’a hem de dolaylı olarak Paris’e bir aşk mektubu yazdı. Özellikle de Fransız bahçelerine. Defile Jardin des Tuileries’de gerçekleşti ve looklar Monet’yi ve Fransız bahçe geleneğini hafifçe çağrıştırıyordu. Doğal görünen sahne aslında neredeyse bir tiyatro dekoru gibi düzenlenmişti. Ve o nilüfer ayakkabılar… hala aklımızdan çıkmıyor. Doğa, Dior dokunuşuyla. İlahi.

Fendi by Maria Grazia Chiuri
Maria Grazia Chiuri “Less I, More Us. Meno io, più noi.” fikrini geri getirdi. Ama bir slogan gibi değil. Onun dünyasında bu “biz”, dostluklarda ve paylaşılan anlarda yaşıyor. Birlikte giyilmek için tasarlanmış kıyafetler. Uzun öğle yemekleri için dantel bluzlar, uzun yürüyüşlerde yapılan sohbetler için çiçek baskılı shearling paltolar. Moda bireyden çok, o kıyafetlerle kurulan anılar hakkında.

Gucci by Demna
Demna gerçekten Gucci’nin içine girdi; markanın ‘Gucci’liğini anlayarak ona kendi gece hayatı dokunuşunu ekledi. Defile yalnızca kıyafetlerden ibaret değildi; tanıdık küçük sürprizler vardı. Yoğun smokey eye makyajlar. Yürümeyen, adeta ‘strut’ eden modeller. Neredeyse teatral bir atmosfer. Ve sonra Kate Moss… O ikonik yürüyüşle defileyi kapattı. Podyum sanki ona aitmiş gibi tek bir çizgide ilerleyen o feline yürüyüş. Derin sırt dekolteli, siyah ışıltılı elbise ve Gucci tangası detayıyla herkesi nefessiz bıraktı.

LOEWE by Jack McCollough & Lazaro Hernandez
Loewe’deki ikinci sezonlarında Jack McCollough ve Lazaro Hernandez, bu yeni Loewe döneminin sessiz bir saygı duruşu olmayacağını açıkça gösterdi. Koleksiyon Loewe’nin teknik ustalığına yaslanıyordu, ama biraz yaramaz bir dokunuşla. Formlar, dokular ve detaylar sanki çok şık ama biraz da çılgın bir oyuncak sandığından çıkmış gibiydi. Hassasiyet ve hayal gücünün birlikte var olduğu yeni bir Loewe dönemi.

Miu Miu by Miuccia Prada
Miu Miu’nun sadeliği Miuccia’nın kendi sözlerinden geliyor: “Bir insan olarak zaten yeterlisin. Hiçbir şeye ihtiyacın yok, çünkü kendin varsın, zihnin var ve bu, ne olursa olsun yeterli olmalı.” Koleksiyon bu fikri sessiz bir özgüvenle yansıtıyordu. Bu sadelik ’90’ların ruhunu geri getirdi; hatta o dönemin iki ikonunu da podyuma taşıdı: Chloë Sevigny ve Gillian Anderson. Zahmetsiz, biraz dağınık ve kıyafetten çok onu giyen kişinin önemli olduğuna inanan bir tavır.

Prada by Miuccia Prada & Raf Simons
Miuccia Prada ve Raf Simons matematiği sevmemizi sağladı; biraz da katman oyunları sayesinde. On beş model yürüdü, her biri dört kez geri döndü ve her seferinde bir katman eksildi. Toplam altmış görünüm. Aynı başlangıç noktası, ama her seferinde tamamen farklı sonuç. Bu neredeyse aşırı tüketim için konmuş sessiz bir nokta gibiydi. Düşünerek yapılan katmanlarla tek bir gardırobun birçok görünüme dönüşebileceğini hatırlatan bir defile. Sadece kıyafetlerini akıllıca seç.

Rick Owens by Rick Owens
Rick Owens, Rick Owens’tır. Başka bir kelimeyle açıklamak zor. Tamamen kendine ait.Looklar, uzayda kopan bir kıyametten kaçıp dünyaya inen savaş perilerini andırıyordu. Ama asıl konuşulan makyajdı. Defile sırasında pek fark edilmiyordu, fakat sonradan yayımlanan görüntüler bambaşka bir şey gösterdi. Bu makyaj güzellikten çok bir sanat eserine benziyordu.

Saint Laurent by Anthony Vaccarello
Anthony Vaccarello bu sezon da Saint Laurent’i keskin bir çizgide tuttu. Keskin terzilik. Sıra sıra siyah takımlar. Tehlikeli derecede kontrollü. Ama asıl gerilim detaylardaydı. Neredeyse bıçak gibi görünen o aşırı sivri stiletto burunları. Her şey kontrol altında görünüyordu, ve bir o kadar da kışkırtıcı. Hayran olunacak kadar zarif, zarar verecek kadar tehlikeli.

Tom Ford by Haider Ackermann
Looklar tam da ihtiyacımız olan şeydi. Plastik trençkotlar sanki American Psycho’ya bir gönderme gibiydi. Ama kıyafetlerden öte, asıl akılda kalan şey defilenin kendisiydi. Modellerin birbirleriyle uyum içinde yürüyüşleri, diğer modellere ve hatta izleyicilere bakışları… Sanki modeller bilinç kazanmış gibiydi; çift taraflı bir moda anı. Çünkü Tom Ford’un baştan çıkarıcılığıyla podyumda sadece yürüyemezsiniz, ona sahip olmanız gerekir. Adeta bir film sahnesi gibiydi.

Author: Duru Ustaoğlu

RELATED POSTS