Gerçekten de sürekli kendini tekrar eden bir döngünün içinde mi yaşıyoruz? Moda’da, hayatta, hatta bir şeye karşı çıkma biçimlerimizde bile?
Bohemler, 1800’lerin ortasında burjuvaziye başkaldırmıştı: zenginlik, düzen ve temizlik değerlerini reddedip paçavracılar ve seks işçileri gibi toplumun dışladığı figürleri romantikleştirdiler çünkü onlar için bu insanlar şehrin aşırılığının, yolsuzluğunun ve ahlaki ikiyüzlülüğünün sembolleriydi. Pek bir şey değişmedi aslında; Bohemlerin karşı çıktığı düzen bugün hala hayatımızın dokusuna işlemiş durumda.
Belki de bugünün Bohemleri, her şeyden bihaber görünen ama aslında toplumsal cilayı reddedenlerdir; yaşanmış, lekeli ya da güzelce dağınık görünen parçaları bilinçlice tercih edenler. Tıpkı ilk Bohemler gibi… Onlar da yalnızca dışlanmışları hayranlıkla izlemekle kalmamış, yağlı pardösüler, dağınık fularlar ve yıkanmamış bedenleriyle onlara benzemeye çalışmışlardı. Bugünün “uyumsuzları” da aynı şekilde “tertemiz” olma dayatmasına karşı çıkıyor.


“Clean girl” estetiğinden yeni yeni sıyrıldık, sonunda… Ve şu an kirle bu kadar barışmamız hiç de şaşırtıcı değil. High-fashion evleri kirle zaten hep oynuyordu, ama tabi artık fast fashion da kiri seviyor. Kir, modanın arka planında hep vardı; 90’ların sonunda bunu açıkça gördük: Helmut Lang’in 1997 “Painter Jeans”i ve Calvin Klein’ın 1999 “Dirty Denim” kampanyası gibi. Hatta daha da önceye gidersek: Vivienne Westwood’un 80’lerin başında açtığı Nostalgia of Mud mağazası, Hussein Chalayan’ın 1995 İlkbahar/Yaz koleksiyonu “Temporary Interference”, ve Pleats Please Issey Miyake’nin 1998’de sanatçı Cai Guo-Qiang ile birlikte gerçekleştirdiği basın sunumu: Kıyafetlerin sanatçının barut tekniğiyle yakılıp iz bırakıldığı o gösteri. Kir hep bizimleydi, moda tarihine ilmek ilmek işlenmiş bir halde…

Yani aslında “kirlilik estetiğini” yeni keşfetmiyoruz; Bohemler, Punk’lar, Grunge kuşağı… hepsi bizden çok önce kiri benimsedi. Moda’da kir, tanımı gereği bir tür başkaldırıdır. Mary Douglas’ın Purity and Danger kitabında yazdığı gibi: “Kir, olmaması gereken yerde olan maddedir.” Moda’da kir semboliktir; hijyen eksikliğiyle değil, toplumsal düzeni bozmakla ilgilidir. Bu yüzden kir, modada bir anlatı aracına dönüşür. Moda zaten başlı başına bir hikaye anlatma biçimiyken, içine kendi pisliğini katmak bu hikayeyi sadece zenginleştirir. “Evet, ceketim iki dünya savaşından çamaşır makinesine bir kez bile uğramadan çıkmış gibi görünebilir ama benim için tam da bu sebeple bir statement parçası.”
Aşırı bireyci bir çağda yaşıyoruz. Herkes kendini kendi hikayesinin başrolü olarak görüyor ve kendini giydirme biçimi, günlük hayatın en performatif eylemine dönüşmüş durumda. Bedenlerimizin içindeyiz ve onları nasıl giydirdiğimiz karakterimizi ele veriyor. Giysi, saklanamayacağın tek yüzey; seni örterek ifşa ediyor. İronik…



Alt kültürler her zaman estetik normları bozarak direnç göstermiştir. Kir, aslında kir değildir; bir reddediştir; bir hizadan çıkış, bir bozulma hali… Bu yüzden “kirli” estetik isyankar görünür. Kiri benimsemek, uyumsuzluğu benimsemektir. Toplumsal olarak kutsanan o pürüzsüz, ahlaken “temiz” olma idealine karşı durmaktır.
İnsanların kirli görünen kıyafetler giymeyi seçmesinin bir sebebi var. Sadece farklı görünme arzusu değil bu. Bir tavır göstergesi, cilayı reddetme hali, saflık mitinden bilinçli bir uzaklaşma…