Matthieu Blazy’nin Métiers d’Art sahnesindeki ilk çıkışı, Chanel’in yıllar içinde bünyesine kattığı zanaat evlerini bir kez daha aynı çatı altında buluşturuyor. Bu koleksiyon, doğru bir denge ve ustalıkla yönlendirildiğinde bu tür iş birliklerinin ne denli yaratıcı olabileceğini açıkça ortaya koyuyor.
Métiers d’Art koleksiyonları yalnızca el işçiliğini vitrine çıkarmak için kurgulanmaz; Chanel’in kendi kodlarını ana koleksiyonlara kıyasla daha esnek yorumladığı, kreatif direktöre özgürlük tanıyan özel bir ifade alanı sunar. Blazy ise dokuya ve renk karşıtlıklarına olan keskin duyarlılığını burada da öne çıkarıyor. Daha önce Bottega Veneta’yı yeniden tanımlayan bu vizyoner tasarımcı, kültürel ve dekoratif referanslarla zenginleşen bir anlatı kuruyor. Bir zamanlar intrecciato ile şekillenen yaklaşım, bu kez tüvit üzerinden yeniden düşünülüyor.


Defile, yükselen model Bhavitha Mandava’nın kendinden emin adımlarıyla açılıyor. Lower Manhattan’daki Bowery metro istasyonu, koleksiyonun genel anlatısının bir parçası olsa da, Mandava için özel bir anlam taşıyor. Defilenin açılışını onun yapması, bir yıl önce New York metrosunda fark edilerek modelliğe adım attığı ana ince bir gönderme yapıyor.
Son durak anonsu yankılanırken, koleksiyon bulunduğu mekânla zahmetsizce bütünleşiyor. Modeller vagondan inip peronun ritmine karışıyor. New York metrosu, farklı sosyal katmanların ve tavırların kesişim noktası hâline gelirken, bu titizlikle inşa edilmiş koleksiyon tüm bu figürleri abartıya kaçmadan sahneye taşıyor. Ortaya çıkan sahne, küratörlü bir kadrodan çok, peronun gündelik koreografisini andırıyor.
Chanel’in kitsch bir dokunuşla yeniden yorumladığı “I ♥ NY” tişörtünden, Frank Sinatra, Diana Vreeland ve hatta Superman gibi kentin kalıcı ikonlarına uzanan referanslar, Blazy’nin New York’ta geçirdiği yılların tasarım dilini nasıl beslediğini açığa çıkarıyor. Koleksiyon, yalnızca nasıl üretildiği üzerine düşünmeye değil, izleyiciyi katmanlı göndermelerini çözmeye de davet ediyor.




Blazy, Chanel’in klasik çantalarını bu kez deneysel bir yaklaşımla yeniden ele alıyor. Kürk kuyruklar ve heykelsi metal detaylar, sincaplar, zürafalar, elmalar ya da bir fındık formunda, çantanın üzerine eklenen süsler olmaktan ziyade formun kendisini belirliyor. Tüy motifli etekler paralel bir hatta geri dönüyor, ancak bu kez daha kentsel bir dile uyarlanmış hâlde. Goossens imzalı mücevherler, bu sembolik dili tekrar ederek koleksiyonla uyum içinde ilerliyor.


Massaro’nun kanatlı topuklu ayakkabıları hafiflik hissi katarken, Lesage’ın ustalığıyla işlenen tüvit takımlar ince müdahalelerle yeniden şekilleniyor. Maison Michel’in küçük, heykelsi şapkaları Catwoman’ı çağrıştıran maskeleri anımsatıyor; bu sert imge, deri ceketler gibi daha rahat parçalarla dengeleniyor. Lemarié’nin tüyleri ve zarif nakışlar, kentin sessiz işaretlerini, uğur böceklerini ve köpek yüzlerini takip ederken, Desrues imzalı ceket düğmeleri Chanel’in kalıcı kodlarını doğrudan alıntılarla değil, zanaat yoluyla hatırlatıyor.
Gündelik giyimin tüm spektrumu boyunca, yoğun iş temposundaki kadından gece hayatının müdavimlerine, sembolik kostümlere bürünenlerden sade giyinenlere kadar, birçok tanıdık karakter öne çıkıyor. Her gün sokakta yanından geçerek aşina olduğumuz figürler, Blazy’nin içgüdüsel ve canlı diliyle yeniden tanımlanıyor ve defilenin son görünümünün ötesine taşan, sessiz ama kalıcı bir heyecan taşıyor. Bu da biz moda meraklılarına, Blazy’nin Chanel’deki tasarım dilinin nasıl evrilmeye devam edeceğini beklemenin keyfini bırakıyor.
Words by Eren Çebi