DURU İlham senin dünyanda ne anlama geliyor?
MERİÇ İlham, bir bağ kurma biçimi. Günlük hayatımda gördüğüm, duyduğum ve deneyimlediğim şeyler kendi ilham alanımın bir parçası haline geliyor. Beni en çok gözden kaçan, unutulmuş ya da terk edilmiş nesneler, hisler ilhamlandırıyor.
DURU İlham, yaratımını ve kararlarını nasıl etkiliyor?
MERİÇ İlham, üretimimin merkezine yerleşiyor; tüm sürecimi onun etrafında şekillendiriyorum. Geriye kalan her şey de o merkezden büyüyüp gelişiyor.

DURU Yarattığın her parça, bir sonraki bestenin duygusal dünyasını nasıl şekillendiriyor?
MERİÇ En merkezde ilham var, ardından üretim süreci geliyor. Sonunda ise ortaya final partisyonu çıkıyor; yani süreç boyunca şekillenen ve rafine olan ses. Merkez, süreç ve sonuç arasındaki ilişkinin birbirine derinden bağlı olduğunu düşünüyorum; her biri diğerini etkiliyor. Bir sonraki beste de tam olarak bu ilişkinin içinden şekillenmeye başlıyor. Her beste hem bir öğrenme deneyimi hem de bir düşünme alanı yaratıyor ve hepsi birlikte devam eden yaratıcı bir yolculuğun parçasına dönüşüyor.
DURU Bestelerin çoğu zaman müzikten çok, bir dünya kuruyormuş hissi veriyor. Bir parçaya başlarken çıkış noktan ses mi oluyor, yoksa bir karakter, bir imge ya da bir duygu mu?
MERİÇ Evet, kesinlikle öyle. İster ensemble, orkestral ya da opera/müzik tiyatrosu olsun, bestelerim aracılığıyla kendi dünyamı yaratmayı seviyorum. Başlangıcı ve sonu olan her şeyin, kendi zaman çizgisi içinde bir mikro-evren oluşturduğuna inanıyorum. Bu dünyalar da genellikle bir imgenin ya da karakterin merkezde yarattığı his etrafında kuruluyor. Bazen bu hisler, hayalini kurduğum bir karakterin psikolojisinden doğuyor. Mesela sokağımda yürüyen birini görüp onun duygusal dünyasını düşünmek kadar basit bir şeyden ilham alabiliyorum. Bazen de kendimi içinde bulduğum daha geniş toplumsal akışlardan besleniyorlar. Politik atmosferler de oldukça karmaşık duygular yaratabiliyor. İnsanların her zaman anlamlandıramadığı ya da bir yere oturtamadığı hisler… O duyguların özüne inmeyi seviyorum.


DURU Yaratım sürecin uzun, katmanlı ve kolektif. Her şeyin hızla tüketildiği bir çağda, seni yaratmaya iten ilk duyguya nasıl bağlı kalıyorsun?
MERİÇ Uzun vadeli planlarla ve özenle kurduğum çalışma programlarıyla ilerliyorum. Bestelemeye genellikle sürecin en son noktasında başlıyorum. Fikirleri zihnimde uzun süre büyütüp, yoğun ve konsantre dönemlerde bir anda üretmeyi seviyorum. Bir bakıma, besteleme eylemini geciktirerek o ilk kıvılcımı da korumuş oluyorum. Yaratmaya iten duygunun içinde olabildiğince uzun süre kalmaya çalışıyorum. Günlük hayatımda yaptığım her şey, sonradan açığa çıkacak yaratma sürecini besliyor aslında. Kahve içmeye çıkmak, arkadaşımla konuşmak, sergi gezmek… Önce kendimi olabildiğince açmaya, mümkün olduğunca çok şey biriktirmeye çalışıyorum. Yoğun besteleme dönemim başladığında ise kendimi dış dünyaya kapatıyorum; tamamen yaratmaya gömülerek, eleyerek, kesip biçerek çalışıyorum.
Bu çalışma biçimi sayesinde etrafımdaki, üretimimi besleyebilecek bağlantıları daha net fark etmeye başlıyorum. Hem üretimimle hem de günlük hayatımla bağımı koruyorum. Hızlı ve yavaş tüketim biçimleri arasındaki farkı ayırt edebildiğime inanıyorum ve ikisine de değer veriyorum. Bu dengeyi çalışma sürecime de yansıtmaya çalışıyorum.
DURU Bir proje sırasında onunla bağının koptuğunu hissettiğin bir an oldu mu? Olduysa, o bağa nasıl geri dönüyorsun?
MERİÇ Requiem for Mariza, yaratımımla aramda ilk kez bir kopukluk hissettiğim proje oldu. Normalde böyle bir şey yaşamam çünkü yaratma sürecimin içine tamamen gömülürüm. Bu eser için teklif aldığım gün aynı zamanda hamile olduğumu da öğrendim. Yaratım süreci üç yıldan uzun sürdü, bu yüzden hayatımda hem fiziksel hem de psikolojik olarak çok şey değişti.
Başlangıçta bir requiem besteleme fikrine oldukça yakındım ama hamileliği ve onu takip eden ayları deneyimlerken ölüm üzerine yazma fikrine de bir o kadar uzaktım. Sanırım bu eser, geçmişteki benliğime bir veda etme şekliydi. Bir dönemin kapanışı, hayatımda yeni bir evreye açılan bir kapı ve aynı zamanda kızımla yaratım sürecim arasında bir denge kurma çabasıydı.
Besteyi yazmak için kendime alan yaratmakta zaman zaman zorlanmış olsam da onu kendime sadık kalacak bir şekilde şekillendirmekte kararlıydım. Operayı bir terapi biçimi olarak görmeye başladım ve birlikte çalıştığım insanlarla güvenli ve destekleyici bir alan kurmaya çalıştım. Operanın yönetmeni Silvia Costa’nın da benimle aynı dönemde bir kızı olmuştu. Bu tamamen bir tesadüftü ama birbirimizin yaşadıklarını karşılıklı olarak anlayabilmemiz açısından çok kıymetliydi.

DURU Requiem geleneksel olarak ölümle ilişkili ancak Requiem for Mariza, daha içsel, neredeyse psikolojik bir alan açıyor. Seni, ölümün daha “nihai” bir fikrinden ziyade bu ara eşiğe çeken neydi?
MERİÇ Opera repertuarında kadın karakterler yüzyıllardır çoğu zaman aşk, ihanet ya da başkalarının şekillendirdiği koşullar yüzünden ya ölüyor ya da kendi hayatlarına son veriyorlar. Ben ise toplumun beklentilerini karşılamayan sıradan bir kadın karakter yaratmak istedim. “Sıradan” kelimesi birçok insan için şaşırtıcı biçimde olumsuz çağrışımlar taşısa da… Mariza anne olmuyor, başarılı bir kariyer kadınına dönüşmüyor, hiç evlenmiyor. Genç yaşta ölüyor; önünde hala yaşayacağı bir hayat olduğunu düşünürken sadece kayıp düşüyor. Hepsi bu.
Mariza gibi birçok kadın olduğu için, hayattan daha büyük olmayan bir kadın karaktere alan vererek ona ve onlar gibi kadınlara kendi hayatlarına bakabilme şansı tanımak istedim. En temel anılarına, gerçekleşmemiş hayallerine ve kendi yasının evrelerinden geçebilmesine alan açmak istedim. Kendi liminal alanının farkında olması benim için çok önemliydi. Başına gelenlerin farkında olmayan ve kendini yalnızca kırılganlığı üzerinden ifade eden bir kadın karakter daha yaratmak istemedim. Operada, zor durumlarda nasıl hareket edeceğini bilmeyen kadın temsillerinden yoruldum diyebilirim.
Bu yüzden sahnenin kendisine dönüşen bu liminal alanı yaratmak istedim. Ona bir ses vermek; hem kendisine hem bize kim olduğunu ve yaşadığı hayatı kabul ettiğini söyleyebilmesine alan açmak, ardından da koronun, yani kolektif seslerin arasına katılmasını sağlamak istedim. Büyük bir dram yok, ihanetten doğan bir intihar da yok. Sadece kendi ölümünün yasını tutan, anıları üzerine düşünen ve kaderini kabul eden güçlü ama naif bir kadın var.
DURU Eser, bireysel bir duygudan doğuyor ama sonunda birçok beden, ses ve enstrüman tarafından icra ediliyor. Bu kadar kişisel bir şey, kolektif bir yapıya dönüşürken nasıl varlığını koruyor?
MERİÇ Hepimizin milyonlarca ses ve katmandan oluştuğuna inanıyorum, her birimiz içimizde bambaşka evrenler taşıyoruz. Karakterlerimi de çoğu zaman bu katmanların içerisinden çıkarıyorum; psikolojik, çevresel ve fiziksel katmanlardan. Ve tüm bunları, tıpkı hayatın kendisi gibi, bütünleşmiş bir evrenin parçaları olarak görüyorum. Sürekli olarak karmaşık duygusal ekosistemlerimizi şekillendiren bedenler, sesler ve ses dünyalarıyla çevriliyiz.
Aynı durum kolektif yaratım için de geçerli. Yaratan insanlar olarak bireysel evrenlerimiz bir araya geliyor ve yeni bir evren oluşturuyor. Bu anlamda bu katmanlar çok boyutlu bir şekilde var oluyor; sürekli birbirleriyle etkileşiyor, iç içe geçiyor ve birbirlerini yeniden şekillendiriyorlar.

DURU Sence müzikteki duygular gerçekten evrensel mi, yoksa icra eden ve dinleyen kişiye göre dönüşüyor mu?
MERİÇ Bunun kesinlikle dinleyicinin ve yorumlayanın yaklaşımına göre değiştiğini düşünüyorum. Bu, öğrencilerimle de sık sık konuştuğum bir konu. Temel duyguların, müzik aracılığıyla ifade edildiğinde birçok insanda ortak bir karşılık bulabildiğine inanıyorum. Ancak anlatılar, geçmişlerimize ve müziği algılama biçimlerimize bağlı olarak farklı şekillerde yorumlanıyor. Başka bir deyişle, çağdaş müzikteki temel farklardan biri her dinleyicinin nasıl dinlediği ve algıladığıyla ilgili. Bu da kişinin iç dünyasının derinliği ve karmaşıklığı tarafından şekilleniyor.
DURU Bir kompozisyon senin için genelde nasıl başlar? Seni yaratmaya iten belirli bir enstrüman, ses ya da başka bir şey oluyor mu?
MERİÇ Kompozisyon sürecim neredeyse her zaman grafik bir partisyonla başlıyor. Sesleri renklere ve formlara dönüştürmeyi seviyorum; böylece duygusal ve görsel bir yansımanın ilk noktasını yaratıyorum. Bir sesin son derece görsel olduğuna ve güçlü bir görsel forma sahip olduğuna inanıyorum. Zihnimdeki o sesi; çizimler, renkler, şekiller ve bazen dokunsal hisler aracılığıyla yorumluyorum. Bunu kimi zaman kelimelerle de tarif ediyorum. Mesela kadife gibi bir ses… Tüm bu duyusal izlenimler de benim ses dünyamın temelini oluşturuyor.
DURU Klasik ve operatik bir dilde üretim yapıyorsun, ancak yaklaşımın oldukça çağdaş hissettiriyor. Bu formu sen mi seçtin, yoksa ifade etmek istediklerini taşıyabilecek bir alan olarak kendiliğinden mi oluştu?
MERİÇ Çağdaş müzik besteliyorum ve yaklaşımım da aynı şekilde çağdaş; tüm üretimlerim aynı merkezden besleniyor. Dilimi klasik olarak tanımlamazdım. Ancak opera dili, iç dünyalarımı ve karakterlerimi sahneye taşıyabilmem için bana oldukça açık bir alan sunuyor. Dutch National Opera tarafından düzenlenen Opera Forward Festival gibi festivaller, operanın bugün nasıl algılandığını sorgulamayı ve genişletmeyi amaçlıyor. Gün geçtikçe yeni opera üretimleri daha açık ve deneysel alanlara dönüşüyor. Hatta bazı işlerde geleneksel bir opera solisti bile yer almayabiliyor. İlgisi olan herkese, çağdaş operayı böyle festivaller aracılığıyla keşfetmelerini kesinlikle tavsiye ederim.

“Hepimizin milyonlarca ses ve katmandan oluştuğuna inanıyorum, her birimiz içimizde bambaşka evrenler taşıyoruz. Karakterlerimi de çoğu zaman bu katmanların içerisinden çıkarıyorum”
-Meriç Artaç
DURU Bugün bir requiem yaratmak senin için ne anlama geliyor? Tarihsel değil, kişisel olarak. Bu formun tam da şu an için gerekli olduğunu sana hissettiren neydi?
MERİÇ Aslında bu, istek üzerine yaptığım bir kompozisyondu; besteciler çoğu zaman bu şekilde üretim yapıyor. Eser, November Music ve Dutch National Opera’nın ortak yapımıydı. Benden bir requiem bestelemem istendi ama bu formu nasıl hayata geçireceğim konusunda oldukça özgürdüm. Hatta geleneksel Latin requiem metnini ya da formunu kullanmak zorunda bile değildim. Yine de sonunda, koro bölümlerinde buna yer vermeye karar verdim.
Buradan yola çıkarak eseri bir operaya dönüştürmeyi seçtim. Beni en çok ilhamlandıran şey ise requiem formuna karşı hissettiğim mesafeydi. Requiemlerle büyümedim; sevdiklerime veda etmenin bir yolu olarak bu geleneği kiliselerde deneyimleyerek yetişmedim. Bu yüzden farklı bestecilerin requiem yorumlarını keşfetmek ve onların dünyasına girmek benim için oldukça büyüleyici bir hale geldi. Fauré’nin Requiem’ine zaten derin bir hayranlık duyuyorum. Bunun yanında György Ligeti’nin Lux Aeterna’sını da çok seviyorum. Özellikle görsel sanatlar ve çağdaş müzikle ilgilenen birçok insan için bu eser, 2001: A Space Odyssey filmiyle güçlü bir şekilde özdeşleşmiş durumda.
DURU Eğer yaratımın; gördüğün, deneyimlediğin ve taşıdığın her şeyin içinden geçtiği bir süzgeçse, kendi hayatından Requiem for Mariza’ya yansıyan ne oldu?
MERİÇ Hayatımı yaratım sürecimden tamamen ayırabileceğimi sanmıyorum. Özellikle bu eser gibi uzun soluklu projelerde her şey birbirine derinden bağlanıyor. Requiem for Mariza’da ise sonradan fark ettim ki çok kişisel bir dönüşümün içinden yazıyormuşum. Bir bakıma eski bir versiyonumun yasını tuttuğum bir alana dönüştü. Aslında çoktan değişmiş bir kimliğin yasını tuttuğumu ancak sonrasında anladım. Bu anlamda eser, anne olmadan önceki benliğime yazılmış bilinçsiz bir requiem’e dönüşmüş olabilir.
From Based Istanbul N°46 ICONS, Redefined Issue.
Interview by Duru Ustaoğlu
Photography by Zeynep Özkanca