Katherine Bernhardt kendini tanıdıği kadar sanatını da tanıyor. Ona sorduğum soruların cevaplarını bu yüzden tek bir Jean Cocteau alıntısıyla özetleyebildi: “Bir sanatçı kendi sanatıyla ilgili, bir bitkinin bahçe tarımıyla ilgili konuştuğundan daha fazla konuşamaz.”

Dünyanın talihsiz durumunu göz önünde bulundurarak, bu kadar canlı resimleri yapacak pozitif enerjiyi nerede bulduğunu soruyorum ona. Eğer kötü hissederken rengarenk gözükmenin bir tanımı olsaydı, Katherine o olurdu… “SVA’deki öğretmenim bize hep dünyanın neresinde problem yaşanıyorsa ya da neresi bir mücadele içerisindeyse bu harika sanatçıların oluşmasına yol açar derdi. Dünyada birçok insan bir şey için çabaladığına göre de muhteşem bir sanatçı herhangi bir yerden çıkabilir.” “Monet İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında çiçek ve bitki çizebilmek için Giverny’e gitti. Ne farkı var ki? Sanatçılar böyledir… Ne olursa orsun her şeyin güzel tarafını görürler. Ben dünyanın en çirkin şehrinin en depresif bölgesinde yaşıyorum ama hala renkli çiçek ve meyveler çiziyorum. Bilmiyorum neden. Sevdiğim şey bu… renk.”

Bernhardt’ın renk sevdiğini anlamak için bir dahi olmaya gerek yok. Eserlerinin herhangi bir köşesinde doğada karşılaşabileceğinizden daha çok kırmızı / pembe / turuncu var. Daha önceki bir sayıda da söylemiştim; yetişkin hayatımız çok da fazla kafamızı patlatacak derecede mutlu anlar barındırmıyor fakat onun kullandığı renkler öyle bir his veriyor.

Bernhardt sanat dünyasına Kate Moss ya da Versace’nin kampanyası gibi moda dünyasındaki ikonları çizdiği portrelerle dahil oldu. Sonrasında da emojiler ve Pembe Panter karakteri gibi popüler kültüre ve günlük objelere yöneldi.

Ve günlük objeleri çiziminde utangaçlıktan ya da sadelikten eser yok. Ona gündelik objeleri çizmenin sanat dünyasında nasıl yeni bir çağ açtığını düşündüğünü soruyorum. “İnsanlar her zaman gündelik yaşamdan bir şeyler çiziyordu. Mesela asker olup her gün savaşa giden terakota savaşçıları, Diego Riviera’nin Meksika’daki gündelik hayatı gösteren müralleri, Pablo Picasso’nun gündelik hayatta beraber olduğu kadınları, Avrupa’dan yaşamlar, Berber’in doğum sembollerini Fas yaşamına işlemesi, Flaman gündelik yaşam çizimleri, Roma’daki savaşların Truva sütunlarındaki görüntüleri. Nasıl bakarsanız bakın, her şey gündelik hayattan geçiyor.”

İş kendi çizimlerine gelince iç güdüsünü dinliyor; ne zaman bittiklerini ya da detay eklemeye devam etmesi gerektiğini öyle anlıyor. Bu sefer Claude Monet’den alıntı yaparak, işiyle ilgili yanlış anlaşılmak konusunda hiçbir sıkıntısı olmadığını söylüyor;

“Herkes benim sanatımı tartışıp anlıyormuş gibi davranıyor, sanki anlamak gerekiyormuş gibi, halbuki tek gereken sevmek.”

İşlerinde sokak sanatına bir övgü var gibi düşünürken şu an yaptığı desen çizimlerinin Union Square yakınlarında bir duvarda gördüğü bir grafitiden esinlendiğini söylüyor. Peki ilerisi için planlar? “St Louis’deki CAM, Contemporary Art Museum için bir müral üzerinde çalışıyorum. Duvar 25 x 80 feet büyüklüğünde. Nisanda The Dallas Fort Worth Museum of Modern Art’da bir şovum olacak. İlkbaharda aynı zamanda The Lever House’da kocaman çizimlerin kocaman enstalasyonlarının olduğu bir projem olacak.” Sanatı onu nereye götürürse götürsün, onu Holi gibi, renklerin ve aşkın festivalinin takip ettiğini hayal ediyoruz…