İzleyebileceğiniz en tuhaf seri cinayet hikayesi Titane, Julia Ducournau yönetmenliğinde Agathe Rouselle’in münhasır aurası ile birleşti ve Cannes’da Altın Palmiye’nın sahibi oldu. İzlemesi adeta bir deneyime dönüşen filmin odağında seks, kan ve insan bedeni var.

İlk saniyesinden itibaren izleyeni rahatsız edecek birçok sahneye yer vereceğini gösteren yönetmenin derdi aslında karşılıksız bir sevginin doğuşunu anlatmak. Bir baba ve bir oğul, yalnız ve başkalaşmış iki insan nasıl birbirlerine tutunuyorlar bunu izliyoruz. Böyle anlatırken kulağa soft bir hikaye gibi gelse de Ducournau’nun konuyu işlerken seçtiği başlıca araçlar arasında fetişizm ve humanism var.

Gerginliğinizi mimiklerinizde hissettiğiniz ama asla durdurmadan izlemeye devam edeceğiniz filmin en akılda kalıcı kesiti ana karaketimiz Alexia’nın kafasındaki yara izi. Çocukken geçirdiği bir kaza sonucu kafasına titanyum bir plaka takılan Alexia’nın ilk sahneden sonra büyümüş ve oldukça provakatif bir dansçsıya dönüşmüş olduğunu görüyoruz. Dans ettiği alanın mükemmel korunaklı olmasına karşın Alexia’nın dışarıdaki kontrolsüz ve öngörülemez hayatının dilemmasını izletirken bir yandan da karakterimizin dans ettiği mekandaki male gaze’e de dokunan yönetmen cinsiyet ve misogyny konusundaki derdini de hissettirmeye başlıyor ufaktan.

Filmin başlangıcının oldukça güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Arabaların üstünde dans eden kadınlar, mekan seçimi, ışık ve parlaklık kullanımıyla yönetmen oldukça endüstriyel ve fani bir görsellik yaratıyor. Ancak ilerleyen dakikalarda bu endüstriyelliğin yavaşça yerini içgüdülere ve insan doğasına bıraktığını izliyoruz. Alexia’nın içinde bulunduğu dürtüsellik halinin nedenini anlamaya çalışırken bir yandan da ailesi ile olan ilişkisini bu dürtüleriyle bağdaştırabiliyoruz aslında.

Filmin geri kalan yarısı ise küçük yaşta kaybolan ve seneler sonra babasına kavuşan Adrien’in hikayesinden oluşuyor. Alexia’nın kayıp ilanını gördüğü çocuk bir anda onun kaçış planı haline geliyor. İşlediği bir cinayet sırasında tanık bırakan Alexia, Adrien’in yerine geçmeye karar verir. Kendi burnunu kırar, saçını keser ve göğüslerini sıkıca bandajlayarak kendine bir ‘erkek’ görünümü vererek babasına kavuşan Adrien’e dönüşür. Özellikle bu sahneden başlayarak Ducournau’nun cinsiyet rolleri ve bedenler konusunda ne kadar esnek anlatımlara başvurduğunu söylememiz gerek. Filmimizin başlarında klasik bir Cadillac ile adeta sevişen vahşi bir kadının sonraki dakikalarda oldukça maskülen bir karaktere bürünmesi filmin devamını merak içinde izlememiz için gayet geçerli bir sebep. 

Start alan cinayet serisini olağandışı derecede gerçekçi ve sansürsüz bir şekilde anlatıyor yönetmen. Buna karşın zaman zaman gerçekliğin yerini alan sürreal imajlar ise izleyeni asla fantastik bir dünyaya yaklaştıracak kadar kontrolsüz kullanılmamış. Oldukça sıradan objelerle aklımıza gelmeyecek durumların gerçekleştiğini izliyoruz; bir firkete, piercingler, klasik bir Cadillac ve bandaj bunlardan en akılda kalanları.

Yer yer rahatsız edici sahnelerden oluşan filmin yavaşça evrildiği sahnelere geliyoruz. Kendi bedenine yabancılaşan, adeta dışarıdan bakan karakterimiz stresli, gergin ve korku içinde olduğu kadar sakin de. İnsandışı hareketlerini oldukça doğal bir şekilde yaşayan karakterimiz filmin ilerleyen dakikalarına doğru kimlik arayışı ile birlikte bedeninin tahammül sınırlarını zorlamaya başlıyor. İnsan bedeninin limitinin ne kadar zorlanabileceğini hamile göbeğini bandajlayarak saklamaya çalışan ‘Adrien’ ile gözlemliyoruz.

Korku unsurlarının ağır bastığı film çoğunlukla dehşet verici olsa da genel çerçevesine baktığımızda karşılıksız bir sevgi hikayesi. Karmakarışık olaylar içine sürüklenen hektik bir hikayeyi anlatan filmde fizikselliğin kesinlikle hikayeyi geride brakan bir ağırlığı var. Ducournau’nun bir röportajında dediği gibi; sevgi aslında bu denli canavarca olduğu için bu kadar güçlü.

Titane ile gelen şok dalgası ardından yükselen adrenaline ayak uyduracak playlistimiz ile baş başa bırakıyoruz sizi.