Bir Wes Anderson filmi izlediğinizde, anında onun yapımı olduğunu bilirsiniz. Özgün bakış açısını her detayıyla işleyen yönetmenlerden Wes Anderson‘ın yeni filmi The Wonderful Story of Henry Sugar ile geri dönüş yapmadan önce neden bu kadar ikonik olduğuna bir göz atalım. 

Roald Dahl’ın 1977 basımlı kitabı The Wonderful Story of Henry Sugar’dan esinlenecek olan yeni Anderson filmi, Netflix destekli bir proje. Filmin kitaptan tamamen uyarlama olup olmayacağı bilinmezken, Roald Dahl’ın eserlerine yabancı olmayan Anderson, yazarın “Fantastic Mr Fox” adlı kitabını da daha önce hayata geçirmişti. George Clooney ve Meryl Streep’ın beraber çalıştığı proje, en klasik Anderson işlerinden olurken, yeni filmde olacak isimlerden sadece Benedict Cumberbatch kesinleşmiş durumda. Aldığımız bu haber ile birlikte ikonikleşmiş Wes Anderson dokunuşlarını hatırlayarak biraz hafızaları tazelemekte de fayda var. 

Direct-directing

Wes Anderson’un estetiği oldukça üzerinde düşünülmüş bir tarz sunuyor. Her ne kadar basit görünse de aslında oldukça karmaşık dünyalar yaratıyor ve izleyicilerini açıkça bilgilendiriyor. Direct-directing dediğimiz şey de tam olarak bu aslında. İzleyicilerinin ne bilmesi, ne görmesi ve ne hissetmesi gerektiğini tam olarak biliyor ve onları bu yönde açık bir şekilde de yönlendiriyor. Bu şekilde tasarım ve görsel zenginliğin arkasında modumuzu düzenleyen küçük detayları kolaylıkla yakalayabiliyoruz. 

Post-modernism 

Wes Anderson’un filmlerinde yarattığı evren post-modernism kategorisinde tanımlanabilir. Farklı zaman dilimlerinden alınan stillerin entelektüel bir karışımını gördüğümüz bu evrenlerde, kapitalizm ve tüketim fazlalığına da göndermeler bulunuyor. Filmlerde gördüğümüz sahne detayları, retro televizyonlar, daktilolar, fotoğraf kabinleri ve art deco tarzındaki iç mimari, Anderson ‘ın post-modernist anlayışına destek olur nitelikte. 

Modern kültür

Anderson’un bu eşsiz tarzı, sadece filmlerinde değer görmekle kalmıyor. Modern kültür, tasarım ve moda gibi farklı alanları da etkileyerek kendi tarzını hayatımıza entegre edebilmemizi sağlıyor. Lacoste, Gucci ve Louis Vuitton gibi markaları etkileyerek kült filmi “The Royal Tenenbaums” esintili koleksiyonlara sebep olurken, yarattığı bu özel tarz medya ve reklamcılık sektöründe de oldukça kullanılmış. Sadece giyim değil dekor ve mimari alanında da ilham kaynağı olan yönetmen, insanların filmlerde gördüğü ögeleri kendi evlerinde istemelerine bile yol açmış.

Müzik

Wes Anderson, her sahne için en doğru müziği seçebilme becerisi ile de ikonikleşiyor. Bazen müziğin ikinci bir diyalog gibi işlev gördüğü de oluyor ya da arkaplanda devam ederek izleyici için mod düzenleyici görevi görüyor. Ama tek bir şey kesin ki seçimleri her zaman eşsiz oluyor. Soundtrackleri genel olarak 60 ve 70’lerin rock parçalarından oluşurken neredeyse kendi içlerinde bir karakter olarak Anderson evrenine uyum sağlıyorlar. 

Wes Anderson deyince akıllara gelen diğer şeyler ise sahnelere incelikle ördüğü slow motion tekniği, artık ustalaşmış olduğu simetrik kadrajları, her proje için detaylı işlenen renk paletleri, ünlü tipografileri ve özgün moda anlayışı olabilir. Bu kadar belirgin bir şekilde sektöre izini bırakmış başka bir yönetmen belki de akıllara gelmezken, herkesin yapımlarını anında tanıyacak hale gelmesi bir yaratıcı deha olarak bıraktığı izi destekler nitelikte.