4.sezon onayını yeni almışken HBO’nun Emmy ve Altın Küre toplayan ve aile içindeki güç mücadelesini ve hırsını anlatan Succession’ı incelemenin tam zamanı. 

Dünyanın en büyük şirketlerinden birini tırnaklarıyla kazıyarak kuran Logan Roy’u ve birbirinden apayrı dört çocuğunu -Kendall, Shiv, Roman ve Connor- konu alan dizi, senaryosu bakımından ilginç değil ama klasik bir holding hikayesi de değil. Dört çocuğun babasından sonra CEO olmak için verdiği yarış her ne kadar kulağa klişe gelse de amaç para kazanmak değil, o mevkiye gelmek. Bu güç oyununun sebebi ise baba Logan Ray, çünkü kendisi hayatı bir güç oyunu olarak görüyor. 

Dizinin posteri ve fontu, oyuncuların tip olarak çeşitli olmaması derken aslında çoğu şey gayet unutulabilir nitelikte. Dizinin bu denli tutmasının en büyük nedenlerinden biri karakterler. Aslında genel olarak bir yapımının tutmasındaki en büyük etmen olan karakterler, onlarla bağdaşlaşmamız veya onlardan nefret etmemizle diziyi daha ilgi çekici hale getiriyor. Succession’da kardeşler birbirinden bir o kadar ayrı ama benzer motivasyonlarıyla bir o kadar da birbirine benziyorlar. Herkes aynı yere ulaşmak için farklı bir yol izliyor. Çocuklardan Kendall, holding ve iş hakkında kardeşlerden en bilinçlisi olarak babasına en çok benzeyen olsa da da hayatta ne yaptığı hakkında bir fikri yok. Greg-Tom ikilisi aşırı gergin bölümlerde komedi unsurunu karşılayıp, bir nebze rahatlatıyor. Ve tabii Roman, “bon vivant prick” olarak betimlenen karakter çevirisi gibi bir hıyar. Grubun en asisi ve en lakaytı Roman’ın yerinde kimse olmak istemez ama içten içe bir sempati beslediğimiz doğru. Çocuğa benzer zihniyle dizide izlemesi en eğlenceli karakter olduğu kesin. 

Whip zoom, yakın çekimler, kumlu görüntülerle her ne kadar deri koltuklar, bitmek bilmeyen yemyeşil alanlar, helikopterler, kokteyl partileri görsek de çekici gelmiyor. Bunun sebebi de grinin hakim olduğu görüntüler. Belki de Succession’ı Logan’ın gözünden izliyoruz. Çünkü Logan’a göre hayat; tadının çıkarılması gereken bir yer değil, fethedilmesi gereken ve güçlü olanın ayakta kaldığı bir oyun. Sinematografi, bu hissi sağlamaya yarıyor. Kaotik konuşmalar ve kamera hareketleri ile Succession, çok prestijli sandığımız ama aslında alakası olmayan bir dünyaya çekerek harika bir iş çıkarıyor.

Moonlight, King ve Battle of the Sexes gibi ödüllü yapımların müziklerin yapan Nicholas Patel; Succession’ın diğerlerinden ayrılmasında önemli bir rol oynuyor. Diziyi izlememiş olsanız bile oldukça yoğun, absürt ve bağımlılık yapan jeneriği biliyor olabilirsiniz. Jenerik de tıpkı dizi gibi güçlü ama derinden gelen bir kırılmışlık var. 

Dizinin konusu oldukça basit ama buna rağmen bölümleri tahmin edemiyoruz. Succession mücadelenin bir kazanma planı olduğunu iddia etmiyor çünkü kazanmak dizide var olan bir şey değil. Aldıkları bencil kararların sadece zarar vermekle kalmayıp, aynı zamanda verdikleri her kararın grup üzerindeki geri dönüşü olmayan sonucunu vurguluyor. Bu işe girmeyi ve en üst sıralarda yer almayı bu kadar çok isteyen bazı karakterlerin başarılı olması imkansız. Çünkü bu hırsı tetikleyen şey sevilmek ve güçlü hissetmek. Logan’ın “Ne yaptıysam ailem için yaptım” sözü her ne kadar kalplere dokunsa da aslında aile kavramı bizimkiyle aynı değil. Çünkü ona göre aile ölümsüzlüğün simgesi, çünkü çocukları ondan bir parça. 

Bir insanın lider olmayı istemesindeki gerçek neden ne? İnsan neden gücünü göstermek zorunda? Bu tür soruları paranın söz konusu bir olmadığı bir ortamda izleyiciye sertçe soran Succession hiç şüphesiz 4.sezonla çıtayı yükselterek yoluna devam edecek.