Taycan, Taycan Malloy veya Ty Malloy… Farklı monikerlerle fark yaratan işlere imza atan, janrlar ve disiplinler arası astral seyahatlere çıkan, durup durup normları ovalayan ve modumuzu bir vinç edasıyla kaldıran Taycan’la sohbetteyiz.  

Ses dünyasında keşfe çıkış hikayenin giriş ve gelişmesi ne?

Her parça için farklı bir giriş ve gelişme söz konusu. Hani bazen bir fikirle başlayıp onu devam ettirebiliyorum. Bazı zamanlarda da düşündüğüm fikir başka bir yerlere gidiyor ve yeni bir hikaye oluşuyor…ki aslında ses dünyasının güzelliği orada. Ritimlere ve tempoya uyduğun sürece frekanslarla istediğin bir dünya kurabiliyorsun. Ama diğer taraftan son yıllarda sanatsal olarak karşı çıktığım bir durum bu. Ritimlere uymadan belirli structure’a uymadan kulağa hoş gelen bir ses dünyasını nasıl kurabilirim?

Put Out ne amaçla ve neyin sonucu olarak doğdu?

Put Out’u plak şirketi ve bir sanatsal deneyim platformu olarak kurdum. Sadece bir plak şirketi olarak kurmamamın nedeni ise, bunun öncesinde yurt dışında yıllarca düzenlediğim etkinliklere dayanıyor. O etkinliklerde gerek dekor, gerek sanat eserleri, gerek görseller olsun, geleneğin dışında etkinlikler tasarlıyordum. O kültürü Türkiye’ye getirmek istiyordum. Biraz gerçeklikten kaçıp birkaç sanatçının işini aynı anda deneyimleyerek insanların hiç yaşayamadığı farklı hislere kapılmalarını istiyordum. Put Out’u sadece müzik odaklı değil her türlü sanatın buluşabileceği bir platform amacıyla kurdum. Sonucunda sadece müzisyenlerle değil görsel sanatçılarla, moda sanatçılarıyla sanatın herhangi dalıyla ilgilenen insanlarla birlikte çalışıp bir kolektif halinde işlerimizi sunabileceğimiz bir platforma dönüştü.

Hatıranda yer eden müzik eşlikli ilk anına dönmeni istesek…  

Ben küçükken babamın mutfakta yemek yaparken arkadan Frank Sinatra, Nat King Cole ve Ella Fitzgerald albümlerini açması. Müzik olarak çok farklı bir dünyadayım şu an ama ne zaman onların sesini duysam aklım ufaktan oraya gidiyor. Çok daha sakin ve basit bir dünya.

Sanat sence nedir, ne değildir?

Bir kişinin yaptığı bir şeyi yaratıcı bir şekilde ve özgürce ifade etmesidir.

Solo projelerinin yanında masayı bir de leziz müzik grubun Müjver’le donattın. Müjver tarifini paylaşır mısın?

Müjver projesi aslında kendi kendine çok doğal gelişti. Put Out’un plak şirketi tarafını birlikte yürüttüğüm, aynı zamanda Müjver’in prodüksiyon ve beste tarafıyla ilgilenen Emir Biter’in stüdyosuna herkes birbiriyle tanışsın ve birlikte ne yapabiliriz diye iki farklı dalla ilgilenen Kerem Yücel ve Zeynep Aksu’yu çağırdım. İlk yarım saatte öyle bir enerji, öyle bir kimya vardı ki aramızda ben “Haydi stüdyoya girelim!” dedim. İlk gecemizde çok güzel bir akıştaydık ve üç kayıt aldık. Sonra bir hafta sonu kapandık ve 11 parça yaptık. Ve fark ettik ki, bir müzik grubu kurup bir albüm yayınlayabilecek kadar çok parçamız olmuştu.

Müjver, müziğin farklı yerlerinden dört üyenin bir araya gelmesiyle oluştu. Un ve yumurtaya ne katarsan mücver olur ya… Müjver işte öyle bir şey. Farklı müzikler, farklı kafalar bir araya gelip ağızda kalan güzel bir deneyim yaşatıyor. “Cümlemize” albümümüz de bunu yansıtıyor. Bir sürü farklı janrın bir aya gelmesi, Türklüğün güzelliğini Türklere yansıtmak.

Peki, sanatsal anlamda iş birliklerinin hamurunda ne olursa o hamur tam kıvamında oluyor ve layıkıyla kabarıyor?

Yaptığım sanatsal iş birliklerinde benim için en önemli etken güven. Ve hemen ardından özgürlük. Çünkü sanatsal iş birliklerinde sanatçıyı özgür bırakıp üretmesine izin vermezsen ne keyifli bir süreç olur ne de sanatsal bakımdan istenilen yere gelinebilir.

Put Out çatısı altında da bütün projelerimde de bu şekilde ilerliyorum. Lal Avgen’le birlikte yaptığımız Put Out Cosmos projesi bunun çok güzel bir örneği. Her bölüm bir DJ veya prodüktörü set çalması için ağırlıyoruz. Setin görüntü ve ses kaydını aldıktan sonra Lal müziğin eşliğinde bir görsel şölen yaratıyor ve ben onun sürecine hiçbir şekilde karışmıyorum. Bu, onun sanatsal gelişimini ve birlikte yeni şeyler deneyimlememizi sağlıyor.

İlhamla aranda nasıl bir ilişki var? Kaçan kovalanır mı yoksa el ele, diz dize, göz göze mi? 

İlhamla çok spontane ve rastgele bir ilişkim var. Yolda yürürken gözüme bir şey takılır, bir şeker dükkanı görürüm, “Candy Shop” konsepti bir parti yapalım derim. Her yerden şeker çıksın, tavandan gofret sallandıralım, gelenler koparıp yesin, dans etsin. Bir kafede veya barda otururum arka masada konuşan birinin konuşma şekline ve diksiyonuna yükselip çaktırmadan kaydetmeye çalışırım. Sonra stüdyoya geçip o ses kaydını chop’layıp neler yapabilirim diye bakarım. Veya bir Yeşilçam filminin sevişme sahnesinin diyaloğuna yükselip kışkırtıcı bir parça yapmaya çalışırım :) İlhamla olan ilişkim aslında o anda beni ne heyecanlandırıyorsa onu alıp duysal veya görsel bir deneyime aktarmak ve daima akışına bırakmak.

“Ana akım” sözcüğünü müzik sektöründe nasıl okumalıyız? Alternatifi ötekileştirmeyen bir ana akım mümkün mü?

Bu durum çok çelişkili bir durum çünkü alternatif kültür aslında “ana akım” dediğimiz kültürün karşı tarafında duruyor. Alternatif neden var? Ana akıma bir alternatif olsun diye. Peki alternatif çok bilinirlik kazanmaya başlarsa ana akım mı oluyor? Saatlerce bu tip sorular etrafında dönebiliriz. Fakat böyle bir gerçek var ki, yıllardır Türk müzik sektöründe hep aynı tarz şeyleri duyuyoruz ve pek yenilik göremiyoruz. Çalma listelerini hep aynı isimler domine ediyor ve alternatife pek yer verilmiyor. Bu, Türkiye gece hayatı için de geçerli. Yıllardır hep aynı isimler, aynı mekanlar, aynı müzikler etrafında dönülüyor. Gelecek vadeden prodüktörler, yurt dışındaki plak şirketlerinden parça çıkarmış kişiler Türkiye’deki mekanlar tarafından tercih edilmezken yurt dışında rağbet görüyor ve takdir ediliyor. Buradaki sorun insanların yeniliğe açık olmaması mı yoksa onlara yenilik sunulmaması mı? Tüm bu sebeplerden ötürü alternatifi ötekileştirmeyen bir ana akımın mümkün olduğunu düşünmüyorum.

İstanbul’daki sanatsal ifade özgürlüğü sergilemeyi amaçlayan “It’s Just” parçanla 2019’da Cannes Kısa Film Festivali’nde “En İyi Müzik Videosu” Ödülü kazandın. Bu iş hak ettiği bilinirliğe Türkiye’de ulaştı mı sence?

Kesinlikle ulaşamadı. Serra Duran Paralı’nın yönetmenliğinde gerçekleşen ve tamamı Türklerden oluşan bir ekibin global kalitede çıkardığı bu iş daha fazla bilinirliğe ulaşmalıydı. Belki bir ajansla çalışsak farklı olurdu ama biz yaptığımız işe ve sanata güvenip takdiri halka bıraktık; ona Cannes’da ödül kazanarak ulaştık.

Put Out’un geçtiğimiz hafta yayınlanan ikinci müzik video projesi Ovala’da hangi normları ovalıyorsunuz? Senaryonun ortaya çıkışından biraz bahseder misin?

Ovala’nın iki farklı amacı var. Birincisi, ilk duyduğunda yabancı bir parça zannedilen ancak “Ovala” kelimesini duyunca “Aaa bu Türk mü?” tepkisiyle Türkiye’de de bu tarz prodüksiyonların yapılabildiğini göstermek. İkincisi Türkiye’de var olan ama gizlenmeye çalışılan cinsel akışkanlığı göstermek ve artık bunun gündelik hayatımızda yer aldığını vurgulamak. Senaryo da böyle gelişti aslında… Bir Yeşilçam filminde bir kadın bir erkeğin ayağını ovalıyordu, bu benim için videonun ilham kaynağı ve başlangıç noktası oldu. Videonun bir kadının bir erkeğin ayağını ovalaması ile başlayıp kick’in ritmine göre tarafların değişmesini istiyordum. Yani bir sonraki karede erkek kadının ayağını ovalasın, sonra bir erkek başka bir erkeğin, sonra bir erkek trans birinin, sonra bir kadın başka bir kadının… Ovalana ovalana aslında hepimiz insanız, hepimiz bireyiz, cinsiyet diye bir şey yok, bu sadece bir illüzyon demek istedim videonun başında. Ve devamında da amacım Türkiye’deki tabuları yıkmak ve normların dışında biraz da teşvik edici anlar yaşatmaktı.

“Nasıl çekebilirim böyle bir işi? Kim benimle böyle bir şey çekmek ister?” diye düşünürken evren beni Fırat Gürgen’le bir araya getirdi. Ben ona aklımdakileri anlatırken Fırat bana “Videodrome” filminden bir televizyon kırbaçlanma sahnesi gösterdi. Kitsch düşmeden kitsch bir iş, politik olmadan politik bir iş nasıl yapabiliriz; insanları ovalamadan nasıl ovalayabiliriz diye düşündük dört ay boyunca ve sonunda “OVALA”dık. Daha da ovalanacak çok norm var…

Kültür sanat anlamında Türkiye bundan beş yıl sonra nerelerde olur?

Bence sanatçı sanatçıyı daha fazla desteklemeli Türkiye’de. Daha fazla iş birliğiyle farklı deneyimler yaratılmalı. Özellikle İstanbul’da hiçbir yerde görmediğim kadar donanımlı sanatçı var. Fotoğrafçı ama aynı zamanda ressam. Videographer ama aynı zamanda grafik tasarımcısı. Gündüzleri boya fabrikasında çalışıp geceleri stüdyosunda müzik yapıyor. Stylist ama aynı zamanda müzik videoları ve reklamların kreatif direktörlüğünü üstleniyor. Gündüzleri Beşiktaş’ta kaykay yapıyor, akşamları sette kamera arkasında. Sayısız yaratıcı kimliğin bir arada bulunduğu bir yerde bizi çok daha heyecanlı günlerin beklediğine inanıyorum. Fakat birlikte çalışıp birbirimizi layıkıyla desteklemezsek Şampiyonlar Ligi’nde finale çıkıp kazanabilecekken her sene kendi ülkemizde kupa kazandığımıza sevindiğimizle kalacağız.