Some Strange Intimacy, Buffalo ’66

Arts & Culture2 Nisan 2026
Some Strange Intimacy, Buffalo ’66

Buffalo ’66’nın neredeyse rahatsız edici derecede mahrem bir yanı bulunuyor; sanki bir hikâye anlatmaktan çok hikayeyi açığa çıkarmaya çalışıyor gibi duruyor. Ama bu, alışıldık anlamda bir anlatı çözülmesi değil; daha çok bir insanın kendini istemeden; jestlerle, tekrarlarla, takıntılarla ele vermesi gibi işliyor. Yazarlığını, yönetmenliğini, müziklerini üstlenen ve başrolünde yer alan Vincent Gallo ile film, uzun metrajdan ziyade parçalar hâlinde bir araya gelmiş bir otoportre gibi hissettiriyor, kontrol ile kırılganlık arasında gidip geliyor.

Kurgu o kadar alışılmadık ilerliyor ki neredeyse absürt hissettiriyor. Hapisten yeni çıkan Billy Brown, genç bir kadını kaçırıyor ve ailesini etkilemek için onu karısı gibi davranmaya zorluyor. Bu tür bir başlangıç ya kara mizaha ya da psikolojik korkuya işaret ediyor gibi görünse de film daha tuhaf bir yere savruluyor ve ikisine de tam olarak bağlanmıyor. Gallo’nun karşısında Christina Ricci’nin canlandırdığı Layla, tam olarak anlaşılmadığı için filmin duygusal merkezine dönüşüyor. Motivasyonları belirsiz kalıyor, bağlılığı açıklanmıyor ve varlığı filmin dengesiz duygusal yapısına bir sakinlik getiriyor. Başlangıçta manipülasyonla kurulan ilişki zamanla kırılgan bir şefkate dönüşüyor, ancak kökenindeki rahatsız edici durum hissi hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmıyor.

Filmin görsel dili son derece kontrollü ilerliyor ve Gallo’nun ressam geçmişi bunu açıkça hissettiriyor. Zor bir format olan 35mm reversal stokla çekilen görüntüler kendine has bir parlaklık taşıyor; renkler yoğunlaşıyor ama aynı zamanda kırılgan duruyor. Kadrajlar katı ve çoğu zaman simetrik kuruluyor, kamera ellerde, yüzlerde ve dokularda ısrarla oyalanıyor. Bu huzursuzluk oyunculuklara da yansıyor. Gallo geleneksel anlamda “oynamıyor”, bunun yerine kendisinin hem abartılmış hem de sadeleştirilmiş bir versiyonunu ortaya koyuyor.

Gallo’nun Billy’si gergin, değişken ve çoğu zaman itici davranıyor, ama performansın altında bir samimiyet hissi dolaşıyor ve bu da karakteri daha karmaşık hâle getiriyor. Buna karşılık Ricci, neredeyse gerçeküstü bir yumuşaklık taşıyor. Layla, Billy’nin sertliğini direnç göstermeden kabulleniyor ve sunduğu şefkat, kazanılmış olmaktan çok sanki iradeyle var edilmiş gibi duruyor. Filmin en akılda kalan anları ise gelişimden çok kesinti olarak ortaya çıkıyor. Ben Gazzara’nın “Fools Rush In” eşliğinde yaptığı ‘’lip-sync’’ performansı anlatıyı tamamen durduruyor ve o an bir duygusal kesinti gibi işlerken anlamını ancak sonradan kazanıyor. Benzer şekilde, ‘’Moonchild’’ eşliğinde geçen ikonik bowling sahnesi filme beklenmedik ama tuhaf bir şekilde gerekli hissettiren müzikal bir boyut katıyor.

Filmin estetik detayları da bu kurulmuş mahremiyet hissini güçlendiriyor. Layla’nın görünümü; pastel tonlardaki kıyafetleri, yumuşak dokular ve o belirgin mavi simli göz makyajı, Billy’nin sertliğiyle keskin bir karşıtlık kuran stilize bir masumiyet yaratıyor. Bu görünüm zamanla ikonik hâle geliyor; doğal hissettirdiği için değil, bilinçli bir tercih gibi durduğu için, sanki her görsel unsur yüzey üzerinden anlam üretmeye çalışıyor.

Filmin temel gerilimi, kendi kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor. Gallo’nun hem kendini açığa çıkardığı hem de sakladığı hissi sürekli varlığını koruyor; stilizasyonu, ortaya koyduğu kırılganlığı gizlemek için kullanıyor gibi görünüyor. Yine de film varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunu çelişkilerini çözerek değil, onları koruyarak yapıyor. Filmin kendini tam olarak açıklamaması ve bir ölçüde gizemli kalmayı seçmesi onu ilgi çekici kılıyor. Geriye ise yalnızlık, arzu ve kırılgan bir bağ kurma ihtimalinin izlerini taşıyan bir duygusal tortu kalıyor.

Filmin o sessiz gerilimi ve huzursuz şefkati aklında kalıyorsa, bu hissin bitmesi gerekmiyor. Bu çalma listesi o atmosferi devam ettiriyor ve seni biraz daha o tuhaf, mahrem dünyanın içinde tutuyor — oynat’a bas.

Author: İrem Sonbay

RELATED POSTS