Riz Ahmed, multidisipliner sanat anlayışı ile tekrar karşımızda. 2020 yılında çıkardığı ve özellikle Britanya’daki ayrımcılığı konu alan ‘The Long Goodbye’ albümünü ve albümün ilham olduğu aynı isimli Oscar ödüllü kısa filmini inceliyoruz. 

Emmy kazandığı ‘The Night Of’ dizisi ile hayatlarımıza giren, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Film, En İyi Senaryo dahil 7 dalda Akademi Ödülü adaylığı bulunan ve En İyi Soundtrack ödülünü kazanan filmi‘ Sound Of Metal’ ile adını unutturmayan Güney Asya asıllı İngiliz sanatçı ve aktivist Riz Ahmed’in 2020’de yayınladığı albümünü ve bu albümden esinlenerek yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği, aynı zamanda da başrolünü oynadığı kısa filmine bakıyoruz.

İkinci stüdyo albümü olan 15 parçalık ‘The Long Goodbye’ için ilk bakışta bir aşk hikayesi diyebilirsiniz. Zaten biraz derinlikten uzak bir okumayla bunu inkar etmek mümkün değil. Gelgelelim kontekste biraz hakimseniz ve Riz Ahmed’i biraz tanıyorsanız bunun sadece bir metafor olduğunu oldukça açık şekilde anlayabiliyorsunuz. Oxford Universitesi PPE -Felsele, Psikoloji ve Ekonomi- bölümü mezunu, kariyeri boyunca neredeyse tüm projelerinde Asya diasporası üzerine çalışmış ve aktivizmini de bu alanda odaklamış bir kişiden bahsediyoruz. Haliyle yüzeysel bir içerikten öte derinlerde oldukça büyük dertlerin anlatılmaya çalıştığı işler çıkıyor karşımıza. 

‘I spit my truth and it’s brown.’ – Fast Lava

Albümün ilk parçasının ismi her ne kadar ‘The Breakup’ da olsa sözlerine biraz kulak verdiğimizde asıl derdini oldukça açık bir biçimde bize anlatmaya çalışan bir sanatçıyı dinliyoruz. ‘Britain is broken up with me’ diyerek albümün açılışını yapan Ahmed’in albüm için işlediği ana tema zenofobi aslında. Farklı kimliklerin ’farklı’ kalması, ırk ayrımı, azınlık olma hali, yükselen nasyonalizm ve aşırı-sağ hareketlere ilişkisel bir perspektiften yaklaşan Riz Ahmed, hem bireysel olarak yaşadıklarını hem de kendi politik duruşunu oldukça poetik şekilde anlatıyor. 

Önceki albümlerinde de aynı konulara parmak basan Ahmed bu albümünü yas, öfke ve eşitsizlik üçgeninde bir kurtuluş hikayesi olarak özetliyor. Oldukça betimleyici cümleleri ve özenle seçtiği etkili kelimeler ile yükselen ırkçılık konusunda kültürel bir tanımlama yaptığını söylemek mümkün. Modern olan ile geleneksel olanı, Asya ve Pakistan seslerini ve enstrümanlarını  Batı’nın ritimlerine yedirerek tamamen kendine has bir kompozisyon yaratan Riz Ahmed albümünde ‘gerçek olan’ı, deneyimler ve kendi deyimi ile ‘duygusal doğruluk’ kavramları etrafında anlatmaya çalışıyor, bunu yaparken de etrafında olanları sorguluyor. Sözlerine baktığımızda Donald Glover’ın personası Childish Gambino olarak yayınladığı ‘This Is America’yı hatırlattığını söylemek mümkün. Bu çerçeveden bakınca da politika ve sosyolojiyi alegorik biçimlerde ele alan sanatçının albümü için oldukça underrated diyebiliriz.Toplumdaki intolerans, ‘biz’ ve ‘onlar’ söylemleri, belirli bir milletten olmanın ne olduğunu anlatan parçaların sıralaması da aynı şekilde oldukça planlı. Bir ayrılık şarkısı ile başlayan albümdeki parçaların devamlılığı, düşüş ve yükselişleri ile son parça ile kapanışı da adeta satirik bir hikaye anlatımı formatında kurgulanmış.

‘Beat me red and blue ‘til I knew right was white and not brown’ – The Breakup

Riz Ahmed ve Aneil Karia ile tanıştıktan sonra birlikte bu albümü bir kısa filme çevirmeye karar veriyorlar. 2022 Akademi Ödüllerinde ‘En İyi Live Action Short’ ödülünün sahibi ‘The Long Goodbye’ filmi ile Riz Ahmed imzalı albümün kamerayla birleşmesiyle tamamlanan ve gözümüzü kırpmadan kendini izleten bir kaosa şahitlik ediyoruz 12 dakika boyunca. Uncut Gems izleyenlerin aklında canlandırması oldukça kolay bir akışı olan film, dans eden iki kardeş ile başlıyor. Kalabalık bir göçmen ailenin evinde start alan hikaye düğününe hazırlanan kız kardeş ve diğer aile bireylerinin her birinin tabiri caizse kendi derdinde olduğu, kameranın her birini bize tek tek gösterdiği bir kurgunun içinde buluyoruz kendimizi. Arka plandan gelen konuşmalar, televizyondan duyduğumuz ve karakterimizin izlemek istemediğini söylediği savaş haberleri, üst katta hazırlanan gelinin şarkı söylemesi gibi aynı anda birçok veriye maruz kalıyoruz film boyunca. Gelin olacak kardeşin aslında başkasına aşık olması gibi ufak ve yüzeysel detaylarla da aslında kültürel dokunuşlarda da bulunan Riz Ahmed’in performansı oldukça başarılı. Buradan itibaren ufak spoilerlara gireceğiz.

‘Maybe I’m from everywhere and nowhere.’ – Where You From

Yerine bir türlü karar verilemeyen bir berjer ile ilerleyen hikaye İngiltere’de bir kasabada yaşayan bu ailenin evinin terörize edilmesi ile yükselişe geçiyor. İç savaş havasını sezdiğimiz, etraftaki kimsenin ve hiçbir komşunun yardım etmediği ve hatta kafalarını çevirdiği noktada sokakta dizleri üzerine çömeltilmiş erkekleri ve arabalara koyup kaçırılan kadınları izliyoruz. Küçük kardeşini koruyabilmek için ayaklanan Riz Ahmed’in vurulup yere düşmesi ile olaylar asıl gelmekte olan noktaya varıyor. Ahmed’in gözlerinden dizleri üzerine çömeltilmiş erkeklerin teker teker kafalarından vuruluşunu izlediğimiz andan itibaren film Riz Ahmed’in albümünden bir parça ile poetik bir monologa dönüşüyor. Britanya’da göçmen bir ailede büyüyen bu karakterin yaşadığı şiddeti, korkusunu, öfkesini ve çaresizliğinin yanı sıra kimlik arayışını anlattığı sözler ile film bitiyor. 

Film izlemek isteyenleri ise Riz Ahmed’in Youtube kanalına alabiliriz.