Milano moda haftasının en yoğun günü olabilir. Alice’in tavşanı gibi bir defileden diğerine koşarken, duygu seline kapılıp, çalan şarkıyı mırıldanarak, karşı konulmaz bir gösterinin ortasında bulduk kendimizi. Dram, tutku, kahramanlık, romantizm…

Son zamanlarda mekanın gücünü ve giysilerin tavırlarını kullanarak soğuk ve nerdeyse donuk Prada defileleri izlemeye alışmıştık oysa… Bu kez çok farklıydı… Dört yıl önce, dev mekanı kaplayan kırmızı halıyı gördüğümde aynı duygulara kapıldığımı hatırlıyorum. Adrian Brody, Tim Roth, Gary Oldman and Wil- lem Dafoe’nin kapattığı, giyisilerin, detayların, aksesuarların baş döndürdüğü 2012 Prada defilesinden bahsediyorum. O an daha ötesi olamayacağını sanmakla yanılmışım.

Evet! Bu kez çok farklı. Balkonları, locaları olan sunta, bir engizisyon mahkeme maketinin içinde bulduk kendimizi. Defter şeklinde ulaşan davetiye o an anlam kazandı. Sonra keman sesi ve Kylie Minogue: ‘They call me a wild rose but my name is Elisa Day…’ Küçük denizci şapkaları, lacivert kruvaze paltoları ve pelerinleri ile üstü başı dağınık denizciler yürümeye başladı. Atmosferin büyüsünden kurtulup, kostümsel giysilere konsantre olmak biraz vakit aldı. Bu denizcilerin peşi sıra kız arkadaşları da yürüdüler. Onların kılıkları da en az genç adamlarınki kadar çarpıcıydı.

Mumlanmış denim kumaşlardan tasarlanmış geleneksel denizci ceketleri, pelerinler ve paltoların içinde yakası bağrı açık baskılı beyaz gömlekler şiirsel görünüyordu. Mumlu denimler katranlanmış eski giysileri andırıyordu. Gömlek baskılarında denizcilerin mitsel varlıkları güzel kadınlar, tanrılar ve canavarlar vardı. Kumaşların her biri dokunma ve yaklaşma arzusu yaratıyordu. Klasik Prada parçaları deri ve denim gibi kumaşlarla rönesanslarını yaşıyordu..

Defilenin ertesi günü koleksiyona daha yakından bakma şansım olduğunda, yamalanmış gibi görünen el örgüsü hırkalar daha da kıymet kazandı.Her biri tablo misali kendi hikayesinin içine çeken baskılı gömleklerde bir süre takılıp kalmamak mümkün değil. Klasik figürlerle güreşen Pasolini, Che Guevara, Sigmund Freud benzerleri ya da sevgilisi ile öpüşen denizci… Gömleklerdeki baskılar genç sanatçı Christophe Chemin’in eserleri… Yakınlaştıkça çoğalan bir koleksiyon desem abartmış olmam sanırım. Deri aparatlı aksesuarlar, tokalı, püsküllü kalın tabanlı ayakkabılar, tokasız kemerler, kemerlere iliştirilmiş kalın anahtarlıklar… En çok da kemerlere monte edilmiş cep defterleri! Hemen her farklı kombinasyonda benzer şekilde tekrarlanan aksesuarlar koleksiyonun imzası. Ayakkabılardan çantalara, kemerlerden defterlere deri aksesuarlar sezona yönünü belirleyecek gibi görünüyor Yakından incelediğiniz bu detaylar öyle ya da böyle sizi defilenin esas hikayesine sürüklüyor; bugün her an hepimiz birer göçebe olabiliriz. Miuccia Prada, bir kez daha modanın yaşadığı zamandan bağımsız izole bir koza, ya da fildişi kulesi gibi bir avuç insan için hazırlanmış bir gösteri olmadığını hatırlattı. Tüm bu masalsılığın içerisinde yaşadığımız hırpalanmış zamandan etkilenerek vermek istediği esas mesaj ‘sessiz savaş arası haritacı ve mecburi seyyah olma hali’ idi.

Hem ürüne, hem görüntüye, hem ortama ve en çok da duyarlılığa hayran kalarak bir gösteri izledik. Affınıza sığınarak çoğul konuşma cesaretimi defilenin sonunda dinmek bilmeyen alkışlardan alıyorum.