Will Smith’li King Richard her ne kadar geçtiğimiz hafta sinemaya girse de filmin orijinal hikayesi epey önceden hayatımıza girdi. Kadın tenisini domine eden kız kardeşler Serena ve Venus Williams’ın hayatına ve babasına yoğunlaşan filmden çıkarılacak çok ders var. Hikayenin üstünden on yıllar geçmesine rağmen ikilinin hala tenis oynadığı döneme denk gelmek ise heyecan verici.

1980’lerin sonuna Kaliforniya’ya gittiğimizde iki küçük siyahi kızın babalarıyla tenis oynadığını görüyoruz. Uzaktan bir tenis dersine benzese de işin aslı Williams kardeşlerin babası Richard tenis koçu olmamasına rağmen kızlarını “en iyi” olmaya hazırlıyor. Baba Richard için bu öyle sıradan bir hayal değil. Öyle bir hayal ki bu kızlar, tenisin dışında tekvando ve dengede kalabilmek için dans dersleri de alıyor. Zor şartlara alışması için yeri geldiğinde havası kaçmış, eski toplarla oynayan kardeşler babalarının “En iyi sporcular zor şartlarda yetişir.” sözünün izinden gittiler. Richard, kızlarını en iyi yapma ümidiyle eline hiç tenis raketi almamasına rağmen bir tenis kitabı alarak işe koyuldu. Ardından belediye kortlarına gidip diğer oyuncuları izledi ve duvarda alıştırma yaptı. Aslına tenisi seçmesinin çok basit bir sebebi vardı: para.

1979 yılında eşiyle bir tenis maçına televizyonda denk gelen Richard turnuvayı kazanan tenis oyuncusunun 40 bin dolar aldığını gördü. Fakir bir aileden gelen Richard için bu bir servetti. Kızları daha iyi bir hayata sahip olsun diye baş koyduğu yolculuk için her ne kadar çoğu kişi o zamanlar inanmasa da tarihin gördüğü en iyi iki kadın tenis oyuncusunu yetiştiren baş karakter oldu.

The Independent’ın haberine göre, küçük Serena ve Venus’ün oynadığı kort uyuşturucu bağımlılarının şırıngalarıyla doluydu ve antrenman sırasında rastgele silah sesleri duymak olasıydı. Çoğu insanın açık hava sporunu bırakmasına neden olacak ciddi ve korkutucu koşullara rağmen oyuna devam eden kızlar vurulmalara da şahit oldu. Venus Williams 2017’deki röportajında “Bir öğleden sonra bir arabadan geçerken yere çarptığımızı hatırlıyorum. Birisi açılır tavandan indi ve ateş etmeye başladı ve antrenmana geri döndük.”

Her ne kadar sıkı çalışma meyvesini verse de Williams ailesinin yaşadığı zorluklar burada bitmedi. Dönemin ABD’si her ne kadar ırkçı politikalardan vazgeçse de hala ırkçıydı. Yılın en prestijli turnuvalarından olan ve bir nevi evlerinde oynanan Indian Wells’de iki kardeş karşı karşıya geldiği yarı final maçında siyahi oldukları için yuhalamayla karşılandılar. Bir adamın Richard’a “Keşke 75 olsaydı da derinizi canlı canlı yüzseydik” demesiyle göz yaşlarını tutmaya çalıştığı an dönemin kayıtlarında görülebiliyor. ”Indian Wells Amerika’yı rezil etti” sözleri ardından Williams kardeşler 14 yıl boyunca turnuvayı protesto ettiler. 2015’te geri dönüşleriyle bir zamanlar soyunma odasında ağlayan Serena şimdi korta girdiğinde alkışlarla karşılanıyordu.

Richard’ın başarısı kişisel veya aileye mal edilmesi gereken bir başarı değil. Çünkü Richard ve Williams kardeşler teniste ırkçılıkta mücadelede en ön safta yer alan isimler. Dikkat ederseniz teniste siyahi isimleri çok fazla göremiyoruz. Bunun sebebiyse tenisin bir burjuva sporu olarak kabul edilmesi. Bu algıyı yıkan Williams kardeşlerin başarısı bizi izleyici olarak şanslı hissetirecek kaliteli tenise şahit olmaktan daha ötesinde. Sadece teniste değil tüm sporlarda en çok kazanan atlet olan Serena Williams ise kanıtlardan sadece biri.

King Richard işte tam da bunu hissettiriyor. Sporun çoğu zaman eğlenceden daha fazla olduğunu, bazıları için bir kimlik meselesi olabileceğini anlatıyor. Williams ailesinin hikayesi milyonlara ilham olsa da hala kardeşlere kafa tutabilecek bir aday yok.