CANSU İnsanlar Yoko Ono’yu çoğu zaman yalnızca kültürel bir ikon olarak görüyor. Ama onun arşivi ve yaratımıyla bu kadar yakından çalıştığınızda siz kimi görüyorsunuz?
CONNOR Sanatın ne yapabileceğine dair olağanüstü geniş bir kavrayışa sahip birini görüyorum. Eserleri, geleneksel anlamda bir öz-ifade etrafında kurulmuş değil. Daha çok, başka insanlarda bir şeyi harekete geçirmek üzerine kurulu.
CANSU Yoko Ono gibi bir sanatçının dünyasının içinde yıllar geçirmek, gerçekliği algılama biçiminizi kişisel olarak nasıl değiştirdi?
CONNOR Gerçekliğin sandığımızdan çok daha ortak bir şekilde kurulduğunu fark ettim.
CANSU Yoko Ono bir zamanlar yalnızca izleyicinin hayal gücünde var olan yönergeler yazıyordu. Maddesizliğin çağdaş sanatın merkezine yerleşmesinden çok önce, insanlardan eseri kendi içlerinde kurmalarını istiyordu. Sizce onun asıl malzemesi hiçbir zaman madde değil, bilincin kendisi miydi?
CONNOR Bence o, en güçlü sergi alanının insan zihni olduğunu çok erken fark etmişti.
CANSU Yoko Ono’nun sanatında neredeyse paradoksal bir his var: aynı anda hem son derece kişisel hem de sonsuz derecede kolektif hissettirebiliyor. Sizce kendi hayal gücünü ortak bir alana dönüştürmeyi nasıl başardı?
CONNOR Yoko’nun eserleri kendisinden, oldukça kişisel bir yerden başlıyor. Ama hiçbir zaman orada kalmıyor. Kendi deneyimleri, ilişkileri, duyguları üzerinden, insanların kendi hayal güçleri ve katılımlarıyla içine girebileceği yapılar kuruyor. Eserlerin aynı anda hem mahrem hem de kolektif hissettirmesinin nedeni de bu. Bunun altında yatan cömert bir yaklaşım var.

“İstesek de istemesek de her şey zamanla değişiyor.”– Connor Monahan

CANSU Yoko Ono’nun eserleri çoğu zaman bitmemiş gibi hissettiriyor. Eksik oldukları için değil, bitmeyi reddettikleri için. Birçoğu ancak izleyici işin içine girdiğinde tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Sizce açıklık ve tamamlanmamışlık onun için bir direniş biçimi miydi?
CONNOR Daha en başından itibaren, eserin tamamlanmamış kalması fikri onun için çok temel bir meseleydi. Bunun bir kısmının Yoko’nun oldukça gerçekçi biri olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Hiçbir şeyin gerçekten sabit kalmadığını biliyordu; ne nesneler, ne ilişkiler, ne anlamlar, hatta ne de insanın kendini algılama biçimi. İstesek de istemesek de her şey zamanla değişiyor. O da bu değişkenliğe direnmek yerine, onu doğrudan sanatının yapısına dahil etmeyi seçti. Eserinin zaman, bağlam ve katılım aracılığıyla dönüşmeye devam edebilmesini kabul eden bir yaklaşım bu. Bu yüzden evet, bunun bir direniş biçimi olduğunu düşünüyorum. Özellikle de sanat eserini sabit ve kalıcı bir şey olarak gören geleneksel anlayışa karşı. Ama zamanla bundan çok daha büyük bir şeye dönüştü. Yaratımındaki açıklık, dönüşüm ihtimalini mümkün kılıyor. Hem eserin içinde, hem izleyicide, hem de toplumun kendisinde. Bunun içinde çok derin bir umut duygusu var.
CANSU Yoko Ono’nun yaratımı, hafıza, yönergeler, hayal gücü, toplumsal davranışlar ve duygusal tepkiler gibi görünmez yapılar etrafında şekilleniyor gibi görünüyor. Bir anlamda sergiden çok, bilinç mimarileri mi inşa ediyordu?
CONNOR Daha en başından sanatın asıl var olduğu yerin nesnenin kendisi değil, algının kendisi olduğunu görüyordu. Nesne varsa bile çoğu zaman yalnızca bir tetikleyici ya da geçici bir katalizör görevi görüyor. Asıl iş insanın içinde gerçekleşiyor. Bu anlamda onun sergilerinin çoğu, bir sergiden çok zihinsel aktivasyon alanları gibi işliyor. İnsanların hem kendilerine hem de başkalarına dair yeni bir farkındalık geliştirebilecekleri koşullar yaratıyor. Wish Tree gibi bir iş maddi olarak oldukça sade. Ama psikolojik ve toplumsal düzlemde devasa bir şeye dönüşüyor. Sessizce, kişisel düşünceyi kolektif bir varlığa dönüştürüyor. Sanırım o, bilinci de hiçbir zaman izole değil, temelden kolektif bir yapı olarak gördü.


CANSU Cut Piece gibi eserlerde olağanüstü bir güven duygusu var. Hem izleyiciye duyulan bir güven, hem de kendini tehlikeye açma hali. Sizce Yoko Ono kırılganlığı bir zayıflık olarak değil de radikal ve sanatsal bir güç olarak mı görüyordu?
CONNOR Cut Piece genellikle kırılganlık ve savunmasızlık üzerinden ele alınıyor. Ama aslında birçok açıdan sorumluluğun izleyiciye devredilmesiyle ilgili. Eser ilerledikçe performansı gerçekleştiren kişi neredeyse görünmezleşmeye başlıyor. Ortaya çıkan şey ise daha çok izleyiciyle ilgili oluyor; o anın içindeki insan davranışına dair bir tür portre gibi.
CANSU Eserlerinin çoğunda tekinsiz bir duygusal gerilim var. Aynı anda hem meditatif hem de yıkıcı hissedebiliyorlar. Sizce bu duygusal ikilik nereden geliyor?
CONNOR Bence bu ikilik, eserlerinin umudu hiçbir zaman yitirme ihtimalinden ayırmamasından geliyor. Eserlerdeki açıklık gerçek, ama şiddetin, faniliğin ve insanın kırılgan doğasının farkındalığıyla yan yana duruyor. Biri diğerini silmiyor. Bir arada var oluyorlar. Yoko’nun birçok eseri oldukça basit kavramsal yapılar kuruyor; bir fincanı onarmak, bir dilek yazmak ya da kimsenin kazanamayacağı bir oyun oynamak gibi. Ama bu eserler hiçbir zaman iyileşmenin, barışın ya da bağ kurmanın kalıcı veya garanti edilmiş şeyler olduğunu iddia etmiyor. Eserler meditatif hissettirebiliyor çünkü düşünmeye ve katılıma alan tanıyorlar. Ama aynı zamanda yıkıcılar, çünkü bu eylemlerin altındaki kırılganlığı sessizce açığa çıkarıyorlar.
Biyografik olarak savaş, yerinden olma, kadın nefreti, kamusal linç ve derin kayıplarla şekillenen bir hayat yaşadı. Ama eserleri nadiren doğrudan otobiyografik bir yere çekiliyor. Bunun yerine, bu deneyimler başkalarının içine adım atabileceği yapılara dönüşüyor. Eserlerin duygusal gücü biraz da bu sıkışmışlıktan, bu yoğunlaşmadan geliyor. Biçimsel olarak sade ve kontrollü görünseler de, altlarında yatan muazzam bir duygusal ağırlık taşıyorlar. Onun eserlerini kalıcı kılan şey, hiçbir zaman alaycı bir yere savrulmamaları. Tam aksine, bağ kurmanın, hayal gücünün ve barışın ihtimalinde ısrar etmeyi sürdürüyorlar. Çünkü tüm bunların ne kadar kırılgan olduğunu biliyorlar.


CANSU Katılım, hayal gücü ve yabancıların duygusal varlığıyla dönüşmeye devam eden bir sanatçının eserleri söz konusu olduğunda, koruyuculuk sizin için ne ifade ediyor?
CONNOR Buradaki mesele, eseri sabit bir şey olarak korumak değil; anlamlı bir şekilde dönüşmeye devam edebilme kapasitesini koruyabilmek.
CANSU Insound and Instructure şiirsel bir isim gibi, ama aynı zamanda kavramsal bir kırılmayı da çağrıştırıyor. Sanki aynı anda iki görünmez şeyi ifade ediyor: duyulamayan içsel bir ses ve görünmeyen bir yapı. Yoko Ono’nun yaratımında “ses” ve “yapı” arasında nasıl bir ilişki var? Ve sizce bu başlık, onun sanatsal dünyasının görünmez mimarisini yakalayabiliyor mu?
CONNOR Yoko, Instructure’ı “instruction’dan doğmuş ama tam anlamıyla ortaya çıkmamış bir şey… hiçbir zaman bütünüyle yapılaşmamış. Tavanı gökyüzü olan yarım kalmış bir kilise gibi,” diye tanımlıyor. O tamamlanmamış yapı hissi, yalnızca serginin değil, genel olarak onun yaratımının merkezinde duran bir şey gibi geliyor bana. Eserleri bir arada tutan görünmez bir yapı genelde hep var; yönergeler, dil, katılım biçimleri… Ama o yapının içinde her zaman belirsizliğe, hayal gücüne ve dönüşüme açık bir alan kalıyor. Eser hiçbir zaman kendini tamamen kapatmıyor. Dünyaya ve içine giren insanlara açık kalmayı sürdürüyor.
CANSU Eğer Yoko Ono’nun eserleri altmış yıldır aynı temel sorunun etrafında dönüyorsa, sizce bu soru ne?
CONNOR Bence eserleri bir soru sormaktan çok, bir önerme sunuyor… Hayal gücünün gerçekliği değiştirebileceği fikrini.

Interview by Cansu Sıtacı
All photos owned by their rightful owners.