Sosyal mesafemizin arttığı her an, teknolojiyle daha da yakınlaşıyoruz. Evde vakit geçirmenin yollarını ararken, neyse ki Netflix imdadımıza yetişiyor. 23 Mart’ta yayınlanan “Freud” dizisi de, hayatımıza hızla giriş yapan Netflix yapımlarından. Kaybolma vakalarını ve cinayetleri çözmeye çalışan Genç Sigmund Freud’un, bir medyumla beraber gizemli olaylara karışmasını konu alan Avusturya yapımı dizi, 19. yüzyıl Viyana’sında geçiyor. İlk bölümünden itibaren bizi etkisi altına alan bu diziye başlamadan önce, psikanalizin babası Freud hakkında bilmeniz gerekenleri derledik!

Freud adıyla tıp literatürüne kazınan Sigismund Schlomo Freud, 1856 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Doğu Avrupa’da dünyaya geldi. Doğduğu zaman babası 42 yaşındaydı ve annesi Amalia’dan 20 yaş büyüktü. Kendinden yaşça büyük iki üvey kardeşi ile birlikte küçük bir evde yaşayan Freud, ilk travmasını 2 yaşına geldiğinde 6 aylık kardeşinin ölümüyle yaşadı. Henüz küçücük bir çocukken yaşadığı bu deneyim, belki de Freud’u psikolojinin temellerini sarsacak fikirleri bulmaya teşvik etti.

17 yaşında University of Vienna’ya giren Freud, her ne kadar hukuk okumayı hedeflese de, tıp fakültesinde eğitimine devam etti. Filozof Franz Brentano, fizyolog Ernst Brücke ve zoolog Carl Claus’tan dersler aldı. Eğitiminin ilk yıllarında nörolojiye yoğunlaşan Freud, altı yıl boyunca kurbağa, kerevit ve bufa balıklarının beyinlerini parçalayıp, inceledi.

Freud’dan önce psikoloji, insan davranışının sadece dış uyaranlara tepki olarak ortaya çıktığını savunan bir disiplindi. Freud ise, insan davranışının asıl nedenlerinin insanın kendi zihninin içinde olduğunu savunan psikodinamik bir anlayışıyla, psikoloji biliminin odağını çevreden bireye kaydırdı. Freud’a göre dış uyaranlar ne olursa olsun, önemli olan o uyaranların birey tarafından nasıl yorumlandığı ve algılandığıydı. Özellikle cinsellik ve egonun insanların asıl dürtüsü olduğunu öne sürerek döneminde büyük tartışmalar yarattı. Rüya analizlerini çalışmalarının merkezine alan Freud; psikanaliz, bilinçaltı, id, ego, superego ve hipnoterapi gibi kavramları tıp dünyasına kazandırdı.

En az psikoloji kadar nöroloji üzerinde de uzmanlaşan Freud, kokain gibi uyuşturucuların tıptaki kullanımı üzerine çalıştı ve kokainin insan sinir sistemi üzerindeki etkilerini inceledi. Denemelere kendinden başlayan ve bu sebeple de çoğu yerde uyuşturucu bağımlısı olarak damga yiyen Freud, çalıştığı denekler üzerinden psikoloji biliminde o zamana kadar açıklanamayan birçok konuya öncülük etti.

Endişeli hastalarını yatıştırmak için hayvanları kullanan Freud, Chow Chow cinsi köpeği Jofi’nin seanslara katılmasına izin verirdi. Köpeklerle terapi fikri de araştırmacıların 1960’larda Freud’un Jofi hakkında yazdıklarını incelemesiyle yaygınlaştı.

Sıra dışı bir kişiliğe sahip olan Freud’un en sevmediği şeylerin başında müzik geliyordu, müzik dinlemekten hiç hoşlanmıyordu. Ayrıca prensipleri gereği arkasında kişisel hiçbir özel belge, anı defteri ve mektup bırakmamak adına hepsini yakmıştı. Bilimsel araştırmaları haricindeki Freud’a dair bilgilerimiz, yakın arkadaşlarının anlatılarından ve yazdıklarından günümüze geldi…

1939’da Londra’da ölen Freud, Yahudi geleneklerine aykırı olarak naaşının yakılmasını istedi ve külleri ise Prenses Marie Bonaparte tarafından kendisine hediye edilen 2300 yıllık bir Yunan vazosunda muhafaza edildi. 2014 yılında bir grup hırsız, Londra’daki Golders Green Crematorium’da tutulan vazoyu çalmaya teşebbüs etti. Eşi Martha’nın da küllerini içeren vazo, hırsızlık girişiminde hasar gördü. O zamana kadar halka açık sergilenen vazo, şimdi daha güvenli bir yerde muhafaza ediliyor.

Kolaj: Oğuz Doğru