Balat ve Fener’in bugünkü halini tanımlamak çelişkili bir egzersiz, hem iyi hem de kötü. İstanbul’da başka hiç bir mahalle böyle yoğun mimari ve tarihi bir manzarayla dolu değil, aynı zamanda bu referanslara sahip hiç bir bölge böyle aşikar bir haraplık içinde de değil. “Kesintiye uğrayan” sözleri durdurulmuş ve yeniden başlamış değişim süreçlerinden (defalarca) geçen bu dolambaçlı sokakları ve soluk ama güzel evleri anlatmak için kullanabileceğimiz en uygun sıfat. Zamanında en yüksek Rum Ortodoks aristokrasisinin merkezi olan Fener ve Balat’ın yaşamları sakinlerinin değişmesi, tarihsel değerine itibar edilmemesi, zamanın affedilmez etkileri ve yakın zamandaki yeni dalga genç girişimler yüzünden bölünmüş.

Ama gelin, Bizans döneminde Fener’in Rum Patrikhanesi ve Ortodoks Kilisesi’nin varlığı sayesinde ağırlıklı olarak Rum mahallesi olduğu zamana bir geri adım atalım. 17. yüzyılda, mahalle süslü mimari cepheleriyle üst sınıfa ve burjuvaya mesken olmuş ve Osmanlı döneminde eğitimli ve genel olarak çok dilli Fener sakinleri, diplomat ve tercüman olarak önemli devlet pozisyonlarında yer almışlar.

19. yüzyılda, Boğaz boyunca Kuruçeşme, Arnavutköy ve Tarabya’da yeni gelişmekte olan mahalleler Balat’ın zenginlerini çekip, arkada kalanlarsa bu bölgenin meşhur sıralı evlerine taşınan zanaatkarlar ve küçük tacirler olmuş. 1960’lara kadar bölge Rum kimliğini koruyabilmiş, ancak o yıllardaki politik çatışmalar sonucu, Fener’in asıl sakinleri büyük sayılarla İstanbul’dan ayrılmaya başlamışlar. Karadeniz Bölgesi’nden gelen yeni bir dalga da boşalan bölgeye yerleşmeye başlamış. 1984 ve 1987 arasında, Fener’in Haliç kıyısındaki ve Balat Rıhtımı’ndaki bir çok taş bina zamanın belediye başkanı tarafından yönetilen bir program dahilinde yıkılmış.

Bizans dönemine uzanan Balat mahallesi küçük bir Ermeni nüfusuyla beraber şehrin Yahudi semtiydi. Ancak 1894 depreminden ve sadece bu mahalleyi değil, tüm şehri de etkileyen yangınlar yüzünden Balat’ın varlıklı sakinleri Galata’ya taşındı. İsrail kurulduğu zaman bölgenin büyük bir bölümü daha göç edince Yahudi cemaati azınlık olarak kaldı. Karadeniz Bölgesi’nden, özellikle Kastamonu’dan gelen yeni bir göçmen dalgası Balat’ta yaşamak için buraya vardı ve 1960’larda kalan Yahudi nüfus Şişli’ye taşındı. Bugün geriye kalansa, bir zamanlar üst sınıfın oturduğu, yerel ve uluslarası turistlerin gezerken durmadan fotoğrafladığı tamire muhtaç o evler. Cumba evleri İstanbul’un genel imajı içinde ikonik görsel bir parça oldu. Hepsinden önemlisi, 1600’dan beri Konstantinopolis’in Ekümenik Patrikhanesi ve İstanbul’daki merkez Rum Ortodoks katedrali olan St. George Kilisesi hala bu bölgede ziyaretçi çeken esas etkenlerden. Bilhassa koyu kırmızı kiremitli şato, Fener Rum Ortodoks Koleji bir avuç öğrencisiyle görünmeye devam ediyor.

Bugün, Fener ve Balat yeni bir genç girişim dalgasıyla başka bir kesinti yaşıyor. Vodina ve Yıldırım Sokaklarını kapsayan bölgeler yeni ve daha genç işletmelere tabi oluyor. Bunlardan biri, Oregon temelli yavaş yaşam stili dergisi olan Kinfolk’tan esinlenerek Türkçe basılan Cooklife Dergisi’ne ait kafe. Cooklife’ın genel yayın yönetmeni Sinem Uysal ve ortak yaratıcısı İsmail Dağlı, dergilerini etkinliklerle tanıtmak ve okuyucularını bir çatı altında bir araya getirmek için mekan ararken Balat’ı seçmişler. Uysal, “Bu bölgenin popüler olacağını biliyorduk. İstanbul’daki insanlar alternatif bölgeler ve mekanlar arıyor. Aynı yerlere gitmekten sıkıldılar,” diyor.

Fener ve Balat’ın tarihi varlıkları için gelen turistlerin yanı sıra popüler blogcuların sosyal medya yayınları bölgeye çekicilik katarak farklı bir tüketici verdi: genç yaratıcılar. Dağlı, “Okuyucularımıza yeni bir dünya sunuyoruz, onların kafeye gelmesini ve dergide tanıttığımız yaşam stilini ilk elden deneyimlemelerini istiyoruz. Burada yeni insanlarla tanışıyoruz ve yeni fikirler üretmek için toplanıyoruz,” diyor.

Elbette, Balat’ın yaratıcı bir merkez olarak ünlenmesi yeni bir gelişme değil. Mine Atalar’ın el yapımı deri ayakkabı tasarım stüdyosu Minush veya cam sanatçıcı Aslan Bakiri’nin Camhane’si (restore edilmiş bir Bizans konağındaki galeri ve atölye) 2012’den beri burada. Ancak şimdilerde dinamik değişmeye başlıyor. Dağlı, “Balat’ta oteller inşa ediliyor ve buraya bir liman ve hatta tramvay durağı yapılması hakkında konuşuluyor, kaçınılmaz olarak çok daha popüler bir yer haline gelecek. Eskiden Karaköy’e giden insanlar artık oraya gitmiyor çünkü çok sıradan ve kalabalık oldu. Yeni yerler arıyorlar. Önümüzdeki yıllarda Balat’ın yükseldiğini göreceğiz.” diyor.

Bir sokak aşağıda, Yani Stavridis karısıyla beraber son dört yıldır Byzae Café’yi işletiyor. Fener Patrikhanesi’nin eski sekreteri olan Stavridis, çocukluğunun artık varolmayan güçlü ve halen yaygın İstanbul nostaljisini taşıyor. Yeni işletmeleri hoş karşılasa da, derdi İstanbul’un şüphesiz en önemli tarihi değerlerinden biri olan bu bölgede altyapısal desteğin olmaması. “Son iki yılda Balat’ın değeri biraz tanındı ama hala hak ettiği desteği görmedi. Yerel belediyelerin bu bölgeyle gerçekten ilgilenmelerini ve restorasyon, kaldırım ve sokak ışıklarına yatırım yapmalarını istiyoruz.” Stavridis, Balat ve Fener’de böyle gelişmelerin sağlandığı zaman popülerliklerinin benzersiz olacağından emin. “Bu yer şüphesiz bir açık hava müzesine dönüşecek, ama şu anda ciddi girişim ve yatırım eksikliği var,” diyor.

Balat’ta bir Cumartesi ve birkaç gelinle damat anlamlı tarihi yüzeylerin önünde romantik portreler çeken fotoğrafçılarıyla oradan oraya koşuyorlar. Mahalle bir dönüm noktasında; kaderinde ya mutlu turistlerin şipşak fotoğrafları için estetik bir oyun alanı olmak, ya genç nesil için bir sonraki Karaköy olmak, ya da restore edilmiş ve takdir edilen önemli tarihi bir mekan olmak var. Belki de kaderinde bunların hepsi olmak var. Sadece Fener ve Balat’ın son kesintisinin onu hak ettiği şöhrete taşımasını umuyoruz.

Photography: Tabitha Karp