Amsterdam merkezli, en az bu şehir kadar özgür ruhlu, açık fikirli global bir marka olan Avelon, sessiz iddiaların, çabalamadan dikkat çekici olmanın ve ‘cool’ duruşların peşinde. Markanın kreatif direktörü Erik Frenken’i tanıyınca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Avelon’un seyrini hep yakından takip ettim. Bugün geldikleri yerde sağlam bir dil tutturup; mesafeli, özgüvenli, ‘casual couture’ olarak ifade edebileceğimiz ustalıkta ‘şehirli’ tasarımlar yapıyorlar. Yedi yıl önce doğan her ne varsa, aynı genetik kodlara sadık kalınarak büyüdüğünü tereddüt etmeden söylenebilir. Zaten aksi halde bu kadar kısa sayılabilecek bir zaman içinde Lady Gaga, Kylie Jenner, Jessie J ve Ellie Goulding gibi isimleri giydirip; Womens Wear Daily (WWD) ve style.com – yenilenen yüzüyle Vogue Runway – tarafından Avelon, uluslararası moda sahnesinde akımlar yaratacak markalar, Erik ise izlenmesi gereken kreatif direktörler arasında gösterilir miydi?

İyi bilinen bir gerçektir: Hiç ama hiçbir markayı, onun ruhu olan kreatif direktöründen ayrı düşünemezsiniz. Günün sonunda belirleyici pek çok başka unsur olsa da; eskizlerinden yeni koleksiyonlar doğuranlar bu yaratıcı adamlar/kadınlardır. O yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki, Avelon, ikonik moda okullarından The Royal Academy of Art The Hague’ta üniversiteyi okuduktan sonra yüksek lisansını Londra’da Central Saint Martins’te yapıp onur derecesiyle mezun olan yaratıcısı ile paralel gidiyor: Erik ne kadar açık görüşlü, özgür ruhlu, esprili ve zeki bir adamsa, Avelon da işte bunun tastamam aynısı. Markaların da duyguları var çünkü.

Yolu Avelon’la çakışmadan önce bir süre Alberta Ferretti’de çalışan Erik’in kariyerindeki şüphesiz en önemli dönümlerden biri Viktor & Rolf’un kadın giyim departmanının baş yasarımcısı olarak, iddialı modaevinde bu pozisyonu dört sene boyunca sürdürmesiydi. Ardından 2008 yılında tasarım direktörü olarak o sıralar bir jean markası olan Avelon’a geçti ve onu değiştirip dönüştürme serüveni de böylece başladı. Cihangir’de oturup güzel bir havada, dışarıda kokteylini içerken sakin sakin ama aynı hevesle anlatıyor bunları: “2010’da markayı satın alma ve kendi Avelon evrenimi yaratma şansım doğdu. Giyilebilirliğin ve yaratıcılığın eşit derecede önemli olduğu, casual couture çizgisinde tasarımlar yapmaya böylece başladık. Elbette her hikayede olduğu gibi başlangıçtan bu yana bizde de çok şey değişti. Bugün sadece kadın giyim koleksiyonlarımıza odaklanıyoruz, buna bir de kadın ayakkabı tasarımlarını ekledik. 2015 İlkbahar-Yaz koleksiyonu için Paris Moda Haftası kapsamında ilk uluslararası sunumumuzu yaptık ve harika sonuçlar aldık” diyor. Erik de Avelon da, hem yaşamda hem de kariyerde adım adım, emin emin ilerlemekten yana. Aceleye lüzum yok.

Hatırlıyorum, ilk koleksiyonlarında bacak kısımları fermuar detaylarla dolu siyah jean pantolonları başarılı olmuştu. Bazı en çok satan parçalar şimdiden marka arşivinde birikmiş olsa gerek. “Kabanlar, örgüler, elbise ve etekler özellikle tercih ediliyor. Mesela geçen sezon ‘wrap’ formlu kaban ve etekler epey öne çıkmıştı. Avelon, düğme ve fermuarlarda pembe altın materyali kullanan ilk markalardan biri oldu, hala da buna yer veriyoruz. Bence bu, bu neslin ‘lüks metali.’ İlk günden beri tavrımızı belirleyen en önemli malzeme deri. Son zamanlarda ise örgü ve pile işçiliğimiz ile de bilinmeye başladık.”

Her ne kadar iyi markaların sağlam genetik kodları olsa da, yine de herkesin onlardan anladığı farklıdır. Benim Avelon’um ile sizinkisi başka olabilir. Markanın doğduğu coğrafya da önemlidir mutlaka, çünkü hiçbir yaratımı bundan da bağımsız düşünemezsiniz. Örneğin bana sorarsanız; Avelon’u, ‘çok sade olmalarına rağmen gözlerimi alamadığım tasarımlar’ gibi bir cümle ile ifade edebilirdim. Aynısını Erik’e sordum. “Avelon’un ne kadarı Amsterdam’dır bilemiyorum, en azından bilinçli olarak yaptığım bir şey yok ama belki bana benziyordur, evet. Amsterdam ise her şeyin mümkün olduğu, tüm girişimlerin saygıyla karşılandığı bir şehir olarak stabil bir zemin sunuyor aslında. “Ya, Avelon’un estetik anlayışı? ” Bunu bazen birbirine zıt düşen, bazen de birbirinin tamamlayan iki farklı dünya oluşturuyor. Mesela olabilecek en güzel ipek kumaşlardan biriyle çalışıp onu bir trençkota dönüştürüyorum, ama ardından bu kumaşı taşlanmış hale getirerek daha çabasız görünmesini sağlıyorum. Tıpkı onu giyen veya giymesini istediğimiz kadınlar gibi Avelon da sofistike, global düşünen, çabasızca iyi görünmeyi bilen, seksi, akıllı ve şaşırtıcı bir marka. Giydiğinizde kendinizi daha güçlü ve iyi hissettiğiniz türden. Bu kadını, bir ortama girdiğinde hiçbir şey yapmasına gerek olmadan insanların dönüp baktığı biri olarak hayal ediyorum. Oradaki en güzel kadın olduğu ya da avaz avaz moda bağırdığı için değil; varlığı ve duruşu üzerinden, kendiliğinden.”

“Fazla iyimser gelebilir ama her şey bana ilham veriyor. Japonya’ya seyahate mi gitmişim, yeni bir sergi mi görmüşüm, biriyle sıkı bir sohbete mi düşmüşüm, fark etmiyor. Mesele ilham değil; yakaladığınız ipucunu araştırarak hakkında çok şey öğrenmek. Ancak o zaman kafamda bir şeyler oluşmaya başlıyor. Çizerken benim için en ideal ortam, herkesten ve her şeyden soyutlanmam ama bu pek mümkün olamıyor, mecburen elinizdekiyle hareket ediyorsunuz. Zihnimdeki konsepti destekleyen görseller biriktirip çizmeye başlıyor, kumaşlara bakıyor, ardından ekibime anlatıyorum olup biteni.”

Erik, İstanbul’a iş için çok sık gidip geliyor. Hakkımızda çok şey biliyor, gerçekçi yorumları da var. Ama oturup ona İstanbul hakkında ne hissediyorsun gibi bir soru sormayacağım, bu pek önemli de değil, ama İstanbullu kadınlarının Avelon’a nasıl baktıkları, Avelon’dan ne anladıkları önemli. Bence. “İstanbul bize sahiden iyi davranıyor. V2K bizi başından beri destekledi. “Avelon’u anlıyorlar mı?” diye soruyorsan, bence dünyada ulaştığımız bütün kadınlar ne demek istediğimizi iyi biliyor, nerede yaşadıkları hiç önemli olmadan.” Bence siz de günümüz moda kaynaklarının işaret ettiği gibi Avelon’u izlemeye devam edin. Ben öyle yapacağım.