Alex Prager’ın “Part One: The Mountain” adlı fotoğraf serisi, pandemiden kaynaklanan beklenmedik duygularımızı yansıtarak duyguların evrenselliğine vurgu yapıyor. Son fotoğraf serisi dışında İstanbul’u “havadaki tarihi duyguya kapılmış” olarak tanımlıyor.

Part One: The Mountain’nın arkasındaki ilham nedir?

Herkes gibi ben de geleceğimize dair aşırı belirsizliği ve modern uygarlığın Amerika’da ve tüm dünyada son birkaç yılda yaşadığı altüst oluşun neden olduğu huzursuzluğu hissettim.  Dağ imgesi, tarih boyunca edebiyatta, dinde ve psikolojide insanların kişisel keşiflerinin ve hesaplaşmalarının meydana geldiği yer olarak işlendiği için oldukça simgesel bir anlam kazandı.  O doruklara ulaşmak ve yeniden doğmak için önce bir tür ölümü deneyimlemek gerektiğini hayal ettim.  Yani bir bakıma dağ bu önemli dünüşün anına tanıklık ediyordu. Benim yaklaşımım buydu. Bu insanları bu kadim ortamda akıllarına bile gelmeyecek engellerle yüzleşme sürecinde hayal ettim.

Her fotoğrafta mavi gökyüzünü ve alacakaranlık evrelerini görüyoruz. Günün rengi ve saati bize ne söylemeye çalışıyor?

Kültürel ya da toplumsal hiyerarşilerden ziyade duygu ortaklığını vurgulayacak konularla işi demokratikleşmeyi hedefliyordum. Bu kavram, ne kadar uzak olursak olalım, bizi birleştiren duygusal ve psikolojik durumları incelemek adına hissettiğim derin bir dürtüden ortaya çıktı.  Amaç karakterleri tanınabilir kılmaktı, arka planda dağ ve sonsuz gökyüzü imgesiyle beraber, uydurma ve tanıdık  arasında ince bir çizgide ilerlemek.  Bedenlerinin çarpık olmasını ve çeşitli duygu ve fiziksel dönüşüm hallerinde olduklarını göstermesini çok sevdim.  Karantinalarla gereçen iki yıl boyunca, zaman bizim için yaygın bir temaydı- gitgide soyut  bir kavram haline geldi – hedeflerden zamanla uzaklaşarak her gün bir sonraki güne yuvarlandık- hepimiz iki yaş büyüdük ama bu iki yılda gerçekten ne yaşadık?

Pandemi serinizin neden önemli bir unsuru?

Pandemi çok önemli bir unsur olduğu için değil aslında, toplu olarak hissettiklerimizin bir yansımasını yaratmam gerekiyordu sadece.  Yaşadığımız olay eşi benzeri görülmemiş bir şeydi.  Yaşadığımız duygu silsilesini yansıtmak ve aynı zamanda bize umut aşılayacak hikayeler anlatmak istedim.  Kimse geleceğin ne beklediğini bilmiyor, öyleyse neden nasıl görünmesini istediğimizle ilgili hikayeler anlatmaya başlamıyoruz? Hayaller gerçekliğin temelidir.

Hepimiz rahat bir gerçeklikten koparıldık ve büyük ölçüde korkutucu görünen bir geleceğe atıldık- ve tekrardan oturtmamız gereken tek bir şey varsa, bu birbirimiz için duymamız gereken anlayış ve sevgidir. 

Sokak fotoğrafçılığının sizin için ilham kaynağı olduğunu biliyoruz. Diğer serilerinizden farklı olarak, çok fazla insan ve kalabalık yer görmüyoruz. “Part One: The Mountain” serinizde neden yalnızlığı görüyoruz? 

Çok yoğun bir şekilde, kariyerimin başlarında denemeler yaptığım portre fotoğrafçılığına geri dönmek istedim.  Son birkaç yılda yaşadıklarımızı düşününce, portre yeni projeme başlamak için tam olarak doğru yer gibi görünüyordu. İç kargaşanın çeşitli patlayıcı, hatta sarsıcı ifadelerini yakalayan Amerikan portreleri yapmak istedim.  Fikir ortaya çıktığında, Irving Penn’in “Small Trades” ve August Sanders’ın “People of the Twentieth Century” çalışmalarının destansı, tarihi yapılarından çok ilham aldım. İnsanlar birbirinden o kadar kopuk ki, bu portreleri insanların sadece birbirlerine bakmalarını ve bu resimlerde onların da daha önce hissettikleri veya gördükleri bir şeyi görmelerini sağlamak için yapmak istedim. Çünkü hepimiz rahat bir gerçeklikten koparıldık ve büyük ölçüde korkutucu görünen bir geleceğe atıldık- ve tekrardan oturtmamız gereken tek bir şey varsa, bu birbirimiz için duymamız gereken anlayış ve sevgidir. 

Bir röportajda Los Angeles’ın bir tuval olduğunu ve şehrin sanatçılara ihtiyacı olduğunu söylediniz. Bir fotoğrafçı olarak İstanbul’un estetiği hakkında ne düşünüyorsunuz ve bu şehri nasıl karşılaştırırsınız?

Los Angeles hakkında sevdiğim şey, aynı zamanda hem güzel hem de çirkin bir yer olması, herhangi bir hikaye için mükemmel bir arka fon.   İstanbul’a gittiğimde havadaki kadim duygu beni çok şaşırttı. Mimarinin ihtişamı ve canlı renklerin yanı sıra şehirde toplanan bir sürü insan. Aslında oldukça genç ve hatta olgunlaşmamış bir yer olan ama harika bir şekilde Vahşi Batı’yı andıran Los Angeles’ın aksine.   İstanbul, üstünde yürüdüğüm taşların hemen altından süzülen yüzyılların yaşamını hissettiğim bir şekilde eski hissettiriyor. İstanbul’la ilgili hissettiğim duyguyu, şehri sevdiğim ve şehir ile çok özel bir bağ hissettiğimi söylemek dışında kelimelerle anlatamam. 

In Conversation with Sıla Sağlam