Emerald Fennell’ın Uğultulu Tepeler’e yaklaşımında neredeyse muzip bir yan var. Bu, okulda incelediğiniz o rüzgarlı dönem draması değil; Andrea Arnold’ın peşine düştüğü o sert ve elementer uyarlama da değil. Fennell’ın Uğultulu Tepeleri, sinemalara duyusal çalkantı ve görsel ihtişamla örülü, yoğun biçimde stilize edilmiş bir anlatı olarak geliyor — gotik bir romantizmin yönetmenin kendine has, hafif alaycı süzgecinden kırılarak yeniden doğmuş hali.
Filmin merkezinde, klasik gotik atmosfer ile çağdaş bir duygu estetiğinin bilinçli çarpışması var. Fennell, fırtınalarla hırpalanmış Yorkshire bozkırlarını yalnızca bir mekan olarak değil, işitsel ve kromatik bir varlık olarak kuruyor: gökyüzü kızıl ve kömür tonlarına çürürken, rüzgar başlı başına bir karaktere dönüşüyor; daha tek bir kelime edilmeden önce bile toprağın özlemle kabardığını hissediyorsunuz. Bu, yapaylığını saklamayan bir prodüksiyon tasarımı — tam tersine onu kutlayan, romanın kasvetli coğrafyasını bir ihtişam tiyatrosuna dönüştüren bir yaklaşım.
Margot Robbie’nin Catherine’i ve Jacob Elordi’nin Heathcliff’i bu görsel şemanın atan kalbi. Geniş ve yer yer bilinçli biçimde abartılı fırça darbeleriyle çizilmiş figürler. Robbie’nin Cathy’si sık sık yakın plana alınırken, yüzündeki ifadeler doğallıktan ziyade kasıtlı bir performans hissi uyandıracak kadar uzun tutuluyor. Gotik olanı nostalji olarak değil, bir sahneleme biçimi olarak taşıyor — özgürleşmiş bir meydan okuma, zaman zaman melodramın sınırlarına taşan bir enerji. İkilinin arasındaki kimya elektrik yüklü, kimi anlarda vahşi; kamera da bundan geri durmuyor.


Bu yorumu özellikle çağdaş kılan şey, Fennell’ın romantizmin acı toplumsal eleştirisinden çok, erotik ve görsel yoğunluğuna yaslanması. Tutku burada kelimenin tam anlamıyla beden buluyor: yağmurla delinmiş gökyüzünün altında çarpışan bedenler, doygun kırmızılar ve ağır mavi tonlarla parlayan iç mekanlar — sanki bir Barok tablonun içindeymişsiniz gibi. Meşhur Wuthering Heights malikanesi ise rüzgarın dövdüğü sade bir çiftlik evi olmaktan çok, gölge ve alev ışığının şekillendirdiği dışavurumcu bir dekor hâline geliyor; her kare, canlanmış bir gotik natürmort gibi.

Ancak herkes bu fırtınaya kapılmış değil. Bazı eleştirmenler için filmin gotik cazibesi iki ucu keskin bir kılıç: görsel olarak baş döndürücü, fakat anlatı açısından yüzeysel; romanın merkezindeki katmanlı psikolojik ve toplumsal şiddetin yerine atmosferi koyan bir tercih. Stilizasyonu ne kadar cezbedici olsa da, kimi zaman sürükleyici bir dünya kurmaktan ziyade, derin karakter bağlarını kurmadan ilerleyen bir “korse yırtan” ateşli rüya gibi okunabiliyor.
Bu, Fennell’ın Uğultulu Tepeler’inin iddiasız olduğu anlamına gelmiyor. Sadece odağını değiştiriyor: Brontë’nin tarihsel bağlamından uzaklaşıp arzunun ve yıkımın içgüdüsel aciliyetine yöneliyor. Ortaya çıkan sonuç yer yer dengesiz — aynı anda hem nefes kesici hem de şaşkınlık uyandırıcı — fakat görmezden gelinmesi imkansız. Ve belki de mesele tam olarak bu: yatıştırmak yerine provoke etmek, uyum sağlamak yerine huzursuz etmek.
Uyarlamaların çoğu zaman saygı sınırlarında güvenli kalmayı seçtiği bir sinema ortamında, Fennell’ın Uğultulu Tepeleri gösterişten çekinmiyor. Sizden romanı kalbinizden silmenizi istemiyor — bu versiyonu kendi karanlık kurallarıyla hissetmenizi talep ediyor.
Ve eğer bozkırdan ayrılmaya henüz hazır değilseniz, fırtınayı sürdürmek için hazırladığımız çalma listesi burada.