Sadece Türkiye’de değil globalde de farklı işlerle ismini duyuran yönetmen Ecem Lawton; sıra dışı kostümleri, olay örgüsü ve profesyonelliğiyle kliplere mükemmel bir çerçeve çiziyor. Eğitim hayatından iş disiplinine kadar konuştuğumuz bu röportajda erkek egemen bir sektörde bir kadın yönetmen olarak kendisini görmek tüylerimizi diken diken ediyor.

Columbia Üniversitesi’nde Film ve Medya bölümünün yanı sıra Psikoloji dalında çift anadal yapmanın kariyerinde nasıl bir etkisi oldu?  

İnsan fizyolojisini ve davranışını anlama tutkumla, onları eğlendirme arzumu birleştirebildim. İnsan psikolojisinin eğlence sektöründe oynadığı rol beni derinden etkiledi. Bir yandan deneyler tasarlayıp bilim laboratuvarlarında saatlerimi geçirip Nobel ödüllü bilim insanlarından dersler alırken, diğer yandan Oscar ödüllü profesörlerle film analizleri yapıp, senaryolar yazıp, kurgulayıp, çekip, yönetip, montaj laboratuvarlarında sabahlıyordum. Bu deneyim; sahnelerime yerleştirdiğim motifleri, karakterlerin birbirleriyle, etraflarıyla ve kamerayla olan etkileşimlerini belirlememde çok büyük rol oynadı. Bunun üzerine Sotheby’s Londra’da Modern Sanat yüksek lisansı yaparak sinema tutkumu sanat tutkumla birleştirdim. Bu süreçte video sanatçılarına hayran kaldım, film karelerine resim olarak yaklaşmaya başladım. Psikoloji, film ve sanat eğitimlerim yönetmen olarak imzamı özgünleştirdi ve güçlendirdi. Sanatçıların ve oyuncuların insan olarak özüne inebiliyor, onların potansiyellerini ortaya çıkarabiliyorum.

Kerimcan Durmaz’ın Peşimde klibinde Bumayada olduğu gibi bir aşırılık, mekan ve kostümlerin mükemmel bir uyum içinde olduğunu görüyoruz. Bu iki klipte farkını ortaya koyan ne? Bu işleri neden Türkiyede çok sık göremiyoruz? 

Pek çok farklı yeteneğe sahip olan ve dünyanın dört bir yanından gelen insanları bir çatı altında toplamak, birbiriyle alakasız ama aynı tutkuya sahip yabancılardan aile yaratmak beni inanılmaz mutlu ediyor ve en büyük farkı bu yaratıyor. İşleri ve duruşları bana ilham veren; Rihanna, Beyonce, Kanye West, Dua Lipa gibi ünlülerle çalışan insanların benim vizyonuma heyecan duymaları, projeme kendi güçlerini ve bakış açılarını katma özgürlüğü hissetmelerine bayılıyorum. Yurtdışında yaptığım çekimlerde kendimi çok daha güçlü, kontrolde, özgür ve kısıtlanmamış hissediyorum. Bu klipler kendi prodüksiyon şirketimden çıkıyor, yaratıcı kontrol ve son söz bende oluyor. Bu da sanatçının avantajına işliyor, lojistik ve bürokratik kararlar yüzünden kliplerinin özgün ruhu zedelenmiyor. Bu tarz işleri Türkiye’de çok sık görememizin sebebi de bence bu–Amerika ve Avrupa’daki ekiplerimde neredeyse kimse yerli değil, kimse doğduğu yerle sınırlı kalmayıp hepsi kendini baştan yaratıp azimle dünyaya açılan, işlerinde en iyi olan müthiş bir hayat hikayesi olan uluslararası insanlar. Bence daha çok yapılması gereken şey çapraz tozlaşma. Yurt dışındaki prodüksiyonlarımda Türk ekip arkadaşlarına yer veriyorum, Türkiye’deki prodüksiyonlarımda yabancılara. New York gibi bir yerde üniversiteyi deneyimleyebilmek beni bir dünya insanı yaptı. Dünyanın öbür ucundan gelen insanlarla en iyi arkadaş olabilmek, onların kalıplaşmış fikirlerime karşı çıkmalarına izin verebilmek, hatta yabancı birine delicesine aşık olabilmek! Fark ettim ki biz herkesle anlaşabilir, herkesle çalışabilir, herkesle üretebilir, herkesten öğrenebiliriz. Ufuk genişletmek çok önemli. Yabancılarla çalışmak bana ilham veriyor, gerçekten limitsiz olduğum hissi yaratıyor. Bu sayede ortaya çok özgün, global, trend belirleyen, aşırı ilham verici, dinamik ve vizyoner işler ortaya çıkıyor.

Kenan Doğulunun Bumaya klibinde Edgar Allen Poenun kitabındaki salgından ve maskeli balodan esinlendiğini biliyoruz. Bu fikir nasıl aklına geldi ve nasıl şarkıyla bağdaştırdın?

Edgar Allen Poe en sevdiğim korku yazarlarından biridir. Kurduğu dünyalardaki görsel motifler, alt mesajlar, seçtiği kelimeler beni çok etkiler. Covid hayatımıza girdiğinden beri Poe’nun ‘Kızıl Ölümün Maskesi’ adlı kısa hikayesi hep aklımdaydı. Yüzyılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen salgında geçen bu öyküdeki karakterlerle hayatlarımız nasıl bu kadar bağdaşabilir, insanlık aslında nasıl ilerlememiş, sadece farklı versiyonlarda tekrar etmiş diye düşünürüm. Covid’in ilk dalgasında bir yandan yüz binlerce insan hayatını kaybederken, ölümün kendini es geçeceğini düşünen ayrıcalıklı sınıfın aynı hikayedeki gibi yazın partilemeye devam ettiğini görmek, halk ölümle cebelleşirken Covid’i inkar eden Trump’ın Covid olması, hikayede ölümün ona dokunmayacağını düşünen prensin ölmesi gibi paraleller, sonunda bu hikayeyi bir klibimde kullanmama teşvik etti. Bir sanatçı olarak güncel olaylara karşı duruşumu ortaya koyan, mesaj taşıyan işler yapmaya önem veriyorum. Covid’i ciddiye almayan, kuralların onlara işlemediğini düşünen ayrıcalıklı kesime gönderme yaptığım bir klip çekmek hayalimdi. Kenan’ın stüdyosunda Bumaya’yı ilk defa duyduğumda, ‘Yürünür bile ölümüne’ ‘Cayana sataşıp arada’ ‘Gece kaçıyor’ sözleri kafamda bu hikayeyle çok bağdaştı. Kenan, şarkıda vermek istediği mesajın ‘Covidden çok çektik, hayata yeniden bağlanmamız, hayatı kutlamamız lazım’ olduğunu da bana söyleyince, Pop’un kralı olan Kenan’a kral tacını ve Poe’nun bu hikayesinin ana karakteri olmasını çok yakıştırdım. Sonunda da Giallo ve New French Extremity’den ilham alan ve teatral bir vizyona sahip; hayat, ölüm, zaman ve sihir temalarını renklerle sembolize ederek sorgulayan Bumaya ortaya çıktı.

Keşke benim aklıma gelseydi” dediğin bir iş var mı? 

Keşke tarzı pişmanlık içeren ifadeleri sevmiyorum– “Keşke benim aklıma gelseydi” dediğim şeyler benim en büyük ilham kaynağım! Akıllarına hayranlık duyduğum yönetmenlerin başında David Lynch geliyor, hayatının büyük bir kısmını ressam olarak geçirirken birden yaptığı resimler gözünde canlanıveriyor ve hareket etmeye başlıyorlar. O da resmettiği şeyleri film karelerine dönüştürüyor. Bundan dolayı filmlerini izlerken seyircide resim analiz ediyor hissi uyanıyor– Lynch’in uzun soluklu, tüyler ürperten, durağan olayları ve kişileri beni derinden etkiliyor. Ben de “Keşke bu etkiyi yaratabilsem” diyerek kliplerime her karenin bir resim gibi göründüğü, psikolojik ve bilinçaltı unsurlar harmanlıyorum. 

Bütün bunları dedim ama keşke Mulholland Drive’ı ben çekseydim!

İşlerinde cesur olduğunu ve risk aldığını belirtiyorsun. Bu işe girişmek isteyenlere nasıl bir tavsiye verirsin?

Cesur olun ve risk alın :) Yapabileceklerinize, etrafınızdakilerden farklı olan güçlü yanlarınıza, içinizdeki ışığa inanıyorsanız gözünüzü karartın, aileniz ve toplumun ne diyeceğini düşünmeksizin sadece yaşlanıp geriye baktığınızda ‘İyi ki bu çılgınlığı yapmışım’ fikrine yoğunlaşarak, hepimizin bir gün öleceği ve korkularımızın, katlandıklarımızın ne kadar önemsiz kum taneleri olduğunu fark ederek ilk adımı atın. Adım attıkça evren sizi ödüllendiriyor, canınızı yaktıkça ait olduğunuz ve olmanız gereken yola sokuyor, gözünüzde büyüyen şeyler ona dokunmaya cesaret ettikçe ‘Bu muymuş?’ dedirtiyor. Hayat gerçekten bizim oyun alanımız, bir yarış içinde değiliz. Hepimiz kendi zaman çizelgemizde ilerliyoruz ve hepimiz farklarımızla güzeliz. 

Seni en çok ne motive eder ve motivasyonunu kaybettiğinde ne yaparsın?

Beni en çok yaratmak motive eder, bir projem olduğunda gözüm başka şeyi görmez, o projeye kendimi adarım ve proje tarafından tüketilirim. Beyin fırtınası yapmak, fikir üretmek, treatment hazırlamak, şarkıyı yüzlerce kez dinleyip alt metinler çıkarmak, sanat ve edebiyattan imgeler bulmak, kendi imgelerimi yaratmak, insanlara ulaşmak, sanatçıyla toplantılar yapıp fikirlerimi sunmak ve onların harika geri dönüşlerini almak… Boş durduğumda depresyona giren biriyim, motive olmam için yaratmam şart!

Motivasyonumu kaybettiğimde kendimi motive etmek için zorlamam, gündüz gece fark etmez, ya dizimi açıp pijamalarımla yatağıma girerim ya da kendimi yemek yapmaya veririm. Kendi patronun olmanın en güzel yanı, kendi saatlerini belirleyebilmek. İstediğinde yatağa girebilmek, istediğinde sabaha kadar çalışabilmek!

Seni sadece yönetmen koltuğunda değil, yeri geldiğinde yapımcı olarak ve montaj yaparken de görüyoruz. Tüm bu işlere koşuşturmak yorucu olmuyor mu ya da işlerin daha yavaş ilerlemesine neden olmuyor mu?

Kliplerimin hem yönetmenlik, hem yapımcılık, hem editörlük görevlerini üstlenirken, kostüm için kumaş, tarz ve renk kararları, ışık ve kamera lens tercihleri, koreografide verilmesi gereken hisler, üzerinde durulması gereken dakikalar, cateringde sunulan yemekler gibi aklınıza gelecek her detayı yönetiyorum. Bir prodüksiyona A’dan Z’ye sahip çıkmak da akabininde müthiş bir sorumluluk ve disiplin gerektiriyor. Projelerimdeki görevlerimi birbirinden ayırmak çok zor, fikir üretiminden montajla ürünü seyirciye sunmaya kadar her kalemde emeğim geçiyor. Yorucu asla değil, ama çözmem gereken çok sorun oluyor. Sorun çözücülük, iş bitiricilik, hızlı çözüm bulabilme ve bir şey olmadığında zorlamayıp hemen alternatif bulabilmek çok önemli. Yaptığım işlerle gurur duymak istiyorum. Şu ana kadar montajı başka birine verilen projelerimin hiçbirinden tatmin olmadım, çünkü ben yapsam nerelere gidebileceğini biliyorum. Çok efektif çalışıp teslim tarihinden önce teslim edebilen biri olsam da, önceliğim acele edip çabuk iş bitirmek değil. Önceliğim, hayalime en yakın ürünü doğurabilmek, bunun için de bazı kalemlerde kontrolü ele almanın zorunlu olduğunu öğrendim. Gözümü kapadığımda bir klibi nasıl görmek istediğimi en iyi ben biliyorum, bu yüzden montajı yapmak bana çok hızlı ve eğlenceli geliyor. Benden başkasının benim yönettiğim klibi montajlaması bana garip geliyor. Beni prodüksiyonlarda en çok yoran şey fiziksel veya lojistik değil, ruhsal oluyor :) 

Bir şarkının klibini çekmen için o şarkının içine sinmesi mi gerekiyor?

Henüz içime sinmeyen bir şarkı karşıma çıkmadı, şu ana kadar yaptığım her klibin şarkısını çok sevdim, sabah akşam dinleyip ezberledim, evde arabada son ses açıp dans ettim. Belki de klibini çekeceğim heyecanıyla şarkılara daha da bağlanıyorum, ama en az sanatçı kadar sevdiğimi kesinlikle söyleyebilirim. Bana albümdeki bütün şarkılarla gelen sanatçılar da var, böyle bir fırsat olduğunda aralarından klip için en çok içime sinen şarkıyı seçiyorum. 

Şarkılara video çekmenin yanı sıra kısa filmlerde de ismini görüyoruz. Bu ikisini nasıl karşılaştırırsın? Çalışmayı daha çok sevdiğin bir alan var mı?

Kliplerime kısa filmler gibi yaklaşıyorum, hepsinin kendine özgü dünyaları, hikayeleri, mesajları, oyuncuları ve anlamları var. Klipler sözler ve ritimler doğrultusunda, onlara anlam vererek çekildiği için, bu bazen kısıtlayıcı olabiliyor, süre olarak da daha kısa olduklarından elinizde kullanamadığınız inanılmaz sahneler kalıyor, sözsüz olduklarından duygu ve anlamı dans ile veriyorsunuz. Klip çekmeye bayılıyorum, filme de ayrı bir tutku duyuyorum. Bu ay ilk defa Berlin’de kısa film tadında, inanılmaz tatmin olduğum bir klip çektim, şu an montajını yapıyorum, birkaç hafta içinde sizlerle buluşacak. Almanya’da yaşayan Yudum Çetiner ve Selin Şekeranber’den oluşan çok değerli kadın piyanist ikili Duo Blanc & Noir için, Bach’ın en ünlü eseri ‘Toccata and Fugue in D Minor’ı jazz piyanosu Rhodes ile çaldıkları bir klip çektim. Türk kadınları olarak Berlin’e çıkartma yaptık!  ‘Toccata’, Phantom of the Opera gibi büyük Hollywood filmlerinde çok çalınan sinematik ve ikonik bir parça, konseptini pişirmek aylarımı aldı. 15 yıl piyano çalmış ve Bach’a bayılan biri olarak, klasik bir esere ilk defa klip çekiyordum, parçanın sözsüz olması bana müthiş bir özgürlük, bir o kadar da uçsuz bucaksız senaryo olasılıkları tanıdı. Columbia’da almak zorunda olduğum derslerden biri Music Humanities (Müzik Beşeri Bilimleri) idi, ve bu derste gözün kapalı bir Bach parçasını tespit edebilmeyi ve Toccata’nın türü olan fügü özel kılan unsurları öğrendim, eğitimim klibin konseptini bulmamda büyük rol oynadı. Ukrayna’da başlayan korkunç savaş klip çekim tarihimize denk geldiği için, ve klibi Berlin gibi ikinci dünya savaşı ve Holokost’un merkezinde çektiğim için, savaşa gönderme yapmak vazifesinde olduğumu hissettim. Sanat ve müzik, insanlık için en zor zamanlarda daha da öneme kavuşuyor. Bu temaların üzerinde durduğum Toccata klibini, Berlin’de bir jazz kulübünde çektim. Seyircilerin klibi deşifre etmesini merakla bekliyorum.

Hayatında veya kariyerinde bir dönüm noktan var mı?

Yönetmenlik koltuğuna ilk oturduğum, aynı zamanda yapımcılık ve editörlüğünü üstlendiğim proje Kerimcan Durmaz’ın ‘Peşimde’ şarkısına Los Angeles’ta çektiğimiz klip oldu. Şarkıyı duyar duymaz içime bir hayat enerjisi doldu, çok büyük bir potansiyel ve enerji hissettim ve Kerimcan’a ‘Bunu ben yönetmeliyim!’ dedim. ‘Peşimde’ serüveni benim hayatımda bir dönüm noktasıydı, o güne kadar yaptığım her şey, aldığım bütün eğitimler, bütün set ve montaj deneyimlerim sanki beni bu projeye hazırlamış gibiydi. ‘Peşimde’ aracılığıyla ben de kendi potansiyelimin farkına vardım.‘Peşimde’nin sadece benim için değil, aynı zamanda Türkiye için bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Türkiye daha önce bu tarz global seviyede, görkemli ve ikonik bir klip prodüksiyonuna bence tanık olmadı ve ‘Peşimde’ sonrası Türkiye müzik endüstrisinde yeni bir çığır açıldı. Sanatçılar, kliplerde danslara daha önem vermeye başladı, milyonlarca Türk genci klip dans koroeografi challengelarına video çekmeye başladı, yönetmenler kliplerine sanatsal motifler, hikayeler entegre etmeye, genel olarak müzik sektörü görsel dünyalarına daha çok emek harcamaya başladı. Bu yeni dalganın, nabız değişiminin ve gelişmenin parçası olmak isteyen Kenan Doğulu ve Mustafa Sandal gibi kendilerini devamlı yenileyen sanatçılar bana ulaşmaya başladı. Bir sene içinde Türkiye ve global müzik dünyasının arasındaki bir köprü haline geldim. Kurduğum güzel uluslararası ilişkiler sayesinde benimle çalışan sanatçılar dünyanın en ünlü isimleriyle çalışan insanlardan oluşan bir ekibe erişim sağlayabiliyor, klipleri global bir kaliteye ulaşıyor.

Çalışırken en çok dinlediğin müzik türü nedir?

Sözlerini bildiğim şarkıları sadece yemek ve spor yaparken dinleyebiliyorum, çünkü şarkı söyleyip dans edesim geliyor :) Konsantre olup zaman algısını kaybedebilmem için beni transa sokan, beyin nöronlarımı harekete geçirip odaklanmamı sağlayan müzisyenleri dinliyorum. Safdie Brothers filmlerinin müzik yapımcısı Oneohtrix Point Never’ın ‘Chuck Person’s Eccojams Vol. 1’ albümü ve Aphex Twin’in ‘Drukqs’ albümü beni çalışırken tam olmak istediğim moda sokuyor. Ayrıca Croatian Amor–‘LA Hills Burn at the Peak of Winter’ ve Deru–‘1979’ parçalarını dinlerken günlerce çalışabilirim. Tür olarak electronic–experimental–ambient–progressive olarak tanımlayabilirim.

Hemen hemen her sektörde olduğu gibi sen de erkeklerin domine ettiği bir alanda iş yapıyorsun. Türkiyede ve globalde tanınan bir kadın yönetmen olarak ne söylemek istersin? 

Doktor anne babanın kızı olmak bana kadın erkek eşitliğini doğuştan aşıladı. Önümde rol modeli olarak erkek cerrahların dünyasında bir kadın cerrah olarak lider pozisyonunda olan, başhekimlik ve acil şefliği yapmış, Türkiye’deki pek çok hastaneyi dünya standartlarına taşıyıp akredite etmiş bir annem var. Beni her konuda cesaretlendirmiş, hiçbir şekilde eksik hissettirmemiş, yeteneği ve uluslararası başarısıyla bana örnek olmuş, benim elmacık kemiklerimden aldığı ilhamla bulduğu yüz estetiği tekniğinin adını ‘Şenyuva line’ koymuş bir de babam var :) Ben de erkeklerin egemen olduğu bir sektörde kendime alan talep ederken, kadınlığımla gurur duyuyor, attığım adımlarla kadınlara kendi güçlerini fark etmeleri için örnek olmaya çalışıyorum. Sayısız kadın ve genç kızdan onlara nasıl ilham olduğumla ilgili mesajlar almak beni inanılmaz mutlu ediyor.

Yurt dışındaki projelerimde erkek egemenliğini maalesef Türkiye’deki gibi hissetmiyorum. Türkiye’de getirdiğim kostümü kadın sanatçının bayılmasına rağmen açık bulan ve giydirmeyen erkek menajer mi dersiniz, bana sette ısrarla küçük hanım diyen ışık şefi mi, montajla ilgili hayati yorumlarımı görmezden gelen yapımcı mı, son çekim gününde yönetmenlik ünvanımı elimden almaya çalışan medya mogulü mü… Yine de Türkiye’de çalıştığım muhteşem erkekler de var, bana her daim hocam diye hitap eden, saygısını asla eksik etmeyen, beni eşit gören erkeklerin sayısı bu bahsettiğim birkaç kötü örnekten çok daha fazla. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, bazen kadınlar da kadınların ayağına basabiliyor. Bir kadın yönetmenin benim yaptığım montaja ve kullandığım programa etmediği laf bırakmayıp, rızam dışında işimi montajlayıp mahvetmesini, buna da prodüksiyonun izin vermesini unutamayacağım. 

Her yeni projemde kendinden daha emin, kendini feda etmeyen, haksızlıklarda sesini çıkarıp kendini savunabilen bir kadın olmaya daha da gayret ediyorum. İyi niyetin ve duygusal olmanın kesinlikle kahvaltı niyetine yendiği bir sektördeyim, ama bu sektörde zihin dönüşümü yaratmaya destek olmakta çok kararlıyım!

Photographer: Brendan Wixted

Creative Director / Producer: Guvanch 

Stylist: Jordan Figueroa

Makeup Artist: Ryan Burke

Hair Stylist: Koji Ichikawa

Fashion Producer: Alfredo Mineo

Fashion Assistant: Joao Pedro Assis

Videographer: Philipp Cherichenko

Studio: AG Studios NYC