Bu bahar, Fondazione Prada, çağımızın en provokatif iki üreticisi olan Arthur Jafa ve Richard Prince’i bir karşılaşma için bir araya getiriyor. Helter Skelter başlıklı sergi, 9 Mayıs–23 Kasım 2026 tarihleri arasında Ca’ Corner della Regina’da, Venice Biennale süresince açılıyor. Gerilim, çarpışma ve kültürel aşırılıkla beslenen bir sergi için oldukça uygun bir mekân sunuyor.
İlk bakışta Jafa ve Prince tamamen farklı dünyalarda çalışıyor gibi görünüyor. Jafa’nın pratiği, Siyah müziğin duygusal ve işitsel yoğunluğunu taşıyabilecek bir görsel dil kurmayı amaçlıyor. Prince ise kariyerini temellük, yani “appropriation” üzerine inşa ediyor; reklamları, ünlü imgelerini ve Amerikan altkültürlerini kullanarak yazarlık, arzu ve beyazlık mitolojisini sorguluyor. Ancak Helter Skelter, aralarındaki ortak bir içgüdüyü ortaya çıkarıyor: her iki sanatçı da durmaksızın imge toplayan avcılar gibi çalışıyor; sonsuz görsel, kültür akışından besleniyor ve bunu hem tanıdık hem de rahatsız edici yeni biçimlere dönüştürüyor.
Sergi boyunca ortaya çıkan şey net bir anlatı sunmuyor; aksine Amerika’nın parçalanmış bir portresini kuruyor. Gösteri ve şiddetle, müzik ve hafızayla, şöhret takıntısıyla ve kendi imgelerini sürekli yeniden üretme haliyle şekillenen bir ülkeyi görünür kılıyor. Her iki sanatçının işi de Marcel Duchamp ve “ready-made” geleneğinin mirasını yankılıyor ve bunu bugüne taşıyarak daha ileri götürüyor. Artık temellük, bir jestten ziyade bir koşul haline geliyor. Prince yeniden fotoğraflıyor ve çerçeveliyor; Jafa ise örnekliyor ve kurguluyor, mevcut malzemeden yoğun anlam kümeleri inşa ediyor. Onların elinde imgeler sabit kalmıyor; akışkanlaşıyor, istikrarsızlaşıyor ve sürekli yeniden yorumlanmaya açık hale geliyor.


Helter Skelter başlığı ise kendi katmanlı tarihini taşıyor: bir İngiliz lunapark oyuncağından, Helter Skelter adlı The Beatles şarkısına ve daha sonra Charles Manson tarafından çok daha karanlık bir anlama çarpıtılmasına kadar uzanıyor. Burada ise bir tür kavramsal çıpa işlevi görüyor. Helter Skelter’ın özellikle acil hissettirmesinin nedeni, günümüzle kurduğu güçlü paralellikten kaynaklanıyor. Sonsuz kaydırma ‘’scroll’’ ile tanımlanan bir çağda yaşıyoruz; imgeler kökenlerinden koparak dolaşıma giriyor ve anlam sürekli yeniden yazılıyor. Jafa ve Prince bu durumu, gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmeden çok önce öngörüyor.
Sonuç olarak sergi netlik sunmayı reddediyor. Bunun yerine, güzellik ve şiddetin, mizah ve dehşetin, mahremiyet ve gösterinin birbirine karıştığı bir atmosfer kuruyor. İzleyiciden çözümleme yapmasını değil, bu karmaşıklığın içinde kalmasını istiyor. Çünkü bu kaosun içinde bir yerde yalnızca Amerika fikrinin değil, hepimizin kaçınılmaz olarak parçası olduğu daha geniş bir görsel kültürün de yansıması bulunuyor.
