Hayatını moda ve sinema üzerine kurgulamış olan Tuna Yılmaz; yönetmen, yazar, editör, küratör ve aynı zamanda bu sene 8. edisyonu düzenlenen İstanbul Fashion Film Festival’ın kurucusu. 2015’ten beri moda, film ve tasarım alanında Dünya’nın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un da kendi uluslararası film festivali olması gerektiği düşüncesiyle yola çıkmış. Etkinlik, panel ve film gösterimlerinin yanı sıra; dünyaca ünlü moda evleri ve aynı zamanda bağımsız tasarımcıları bir araya getiriyor. Kendisini yakından tanımak ve bütün bu süreci konuşmak için sabırsızlanıyoruz! 

Moda ve medyayı hayatının merkezine koymayı nasıl başardın? 

Moda hayatımda hep vardı. Giydiklerimizin kendi iç dünyamızın dışa vurumu olduğunu düşündüğümden, hayatımın hep önemli bir yerindeydi moda. Yıllar önce dergicilikle başlayan medya hayatım da önce yazıyla evrildi, sonra yapım aşamasına ilerledi. Modaysa, içerik anlamında sinemadan sonra en büyük tema oldu. Festival sayesindeyse hepsi iyice harmanlandı diyebilirim.

Gerçekten ne kadar özgünüm bilemiyorum aslında ama insanların hakkımda düşündüklerine çok önem vermiyorum; dahası sıradan olandan nefret ediyorum.

Moda ve sinema arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın?

İkisi de birbirini besleyen alanlar aslında. Filmlerdeki kostümlerden film yıldızlarının kırmızı halıda giydiklerine kadar ayrılmaz iki dünya… İletişimde fotoğraf ve yazının yerini daha çok film ve videonun aldığını da unutmamak lazım. Bu ilişkiyi daha büyük kesişimler bekliyor artık.

Fashion Film Festivali İstanbul’u düzenlerken, İstanbul’un şehir olarak bir katkısı oldu mu?

İstanbul’un bir şehir olarak en büyük katkısı yurt dışından gelen isimlerde yarattığı heyecan oldu. Başka bir ülkede ya da başka bir şehirde çok daha büyük çaplı ya da daha kapsamlı bütçeli biri olsaydı yabancıların ilgisi bu kadar büyük olmazdı diye düşünüyorum. İnsanları İstanbul’a davet ettiğimde hepsi büyük bir heyecanla gelmek istiyorlar. Tüm olumsuzluklara rağmen şehre olan bu merak ve beğeni hiç eksilmiyor.

Jüri kadrosunu oluştururken en çok dikkat ettiğin şey nedir? 

Moda sadece bildiğimiz görünümünden ibaret değil. O yüzden de sadece tasarımcı, pazarlamacı, dergici gibi tahmin edilen alanlardan değil de modanın dirsek teması olan tüm alanlardan isimlere yer vermeye çalışıyorum. Mimarlık, müzik ya da çağdaş sanat gibi. Ama en çok dikkat ettiğim şey bu isimlerin uluslararası alanda bilinen ve saygı duyulan isimler olmaları. Jürinin her sene çoğunluğunu yabancı isimlerden seçsek de Türkiye’den kurula giren isimlerin yurt dışında da tanınmaları çok önemli. Festivalin uluslararası kimliği açısından en çok buna önem veriyorum.

Modasını en sevmediğin dönem? 

60’lar sanırım! Özellikle Swinging London estetiğine pek katlanamıyorum. Kullanılan renklerden paçalara eteklerden ayakkabı tabanlarına kadar benim estetik algıma tamamen ters bi dönem.

Kariyerinde şu anki konumda olmana sebep olan dönüm noktası neydi? 

29 yaşımdayken kurumsal hayatı bir daha arkama bakmamacasına terk ettiğim an diyebilirim. O zamana kadar yaratıcı işleri kurumsal bir firmadaki görevime paralel yürütmeye çalışıyordum. Bir gün pılımı pırtımı toparlayıp o hayata veda ettim; o andan itibaren de hayatımın rotası tamamen değişti. Tek pişmanlığım çok daha gençken bu kararı vermemiş olmamdır…

Hayatın boyunca tek bir film izleyebilecek olsan bu ne olurdu?

Sanırım bu büyük bir işkence olurdu. Tek filme katlanabilir miyim bilemiyorum ama True Romance olabilir. 

Özgünlüğünü kaybetmekten korkuyor musunuz? 

Gerçekten ne kadar özgünüm bilemiyorum aslında ama insanların hakkımda düşündüklerine çok önem vermiyorum; dahası sıradan olandan nefret ediyorum. O yüzden şayet özgünsem, bu yüzdendir. Bunun da değişeceğini pek sanmıyorum.

Otobiyografini yazacak olsan, başlığı ne olurdu?

A Life Less Ordinary.

Bu yaz en mutlu olduğun anı söyler misin? 

Ağustos sonu Capri açıklarında teknede iki şişe Prosecco devirdikten sonra derinlik korkuma rağmen denizde yüzdüğüm an

Bir gün küratörlüğünü yapmak isteyeceğin proje nedir? 

Proje olarak baktığımda, yok öyle bir proje, diyeceğim zira aklıma gelen fikri hayata geçiriyorum zaten. Mekan olarak sorarsan, Centre Pompidou’da gözüm var bak!

İstanbul’un bir şehir olarak en büyük katkısı yurt dışından gelen isimlerde yarattığı heyecan oldu. Tüm olumsuzluklara rağmen şehre olan bu merak ve beğeni hiç eksilmiyor.

Hakkında söylenen en ilginç şey neydi?

Hiç yalanım yok, hakkımda söylenen hiç bir şey beni şaşırtmadığı için ilginç bir şey bulmam da imkansız aralarından.

Seni en çok ne heyecanlandırır?

Hayatta beni en çok zeka ve tutku heyecanlandırıyor. O yüzden hem çevremdeki insanlarda hem kullandığım eşyalarda yani değerlemesini yaptığım her şeyde zeka ve tutku kıvılcımı görebilmek heyecanladırır beni. Geri kalan her şey zaten çok sıkıcı.