Bazı filmler yalnızca bir hikaye anlatmaz; doğdukları dönemin ruhunu da kayda geçirir. The Backrooms, tam olarak böyle bir film. Bir internet forumunda paylaşılan anonim bir görselle başlayan, milyonlarca insanın kolektif hayal gücüyle büyüyen ve sonunda A24 çatısı altında sinemaya taşınan bu hikaye, dijital çağın kültürel üretim biçimlerini anlamak için başlı başına incelenmeye değer.
Sinema tarihi boyunca korku türü toplumsal kaygıların aynası oldu. Gotik şatolar, terk edilmiş evler, karanlık ormanlar ve kasvetli kasabalar uzun yıllar boyunca bilinmeyenin mekânlarıydı. Ancak 21. yüzyılın insanı artık başka türden bir yabancılaşmanın içinde yaşıyor. Sürekli bağlı, sürekli çevrimiçi ve sürekli yönlendirilen bir dünyada kaybolma hissi fiziksel olmaktan çok zihinsel bir deneyime dönüşmüş durumda. The Backrooms işte bu yeni korkunun sinemadaki karşılığı.
Filmin merkezindeki “Backrooms” kavramı, internet folklorunun en ilginç örneklerinden biri. Sarı duvarlar, floresan ışıkların bitmek bilmeyen uğultusu ve sonsuza uzanan koridorlar… İlk bakışta son derece sıradan görünen bu mekanlar, tekrar ettikçe gerçeklik hissini aşındırıyor. Tanıdık olanın yabancılaşması, filmin temel gerilim kaynağı haline geliyor. Seyirci bir canavarla değil, mekanın kendisiyle baş başa.


Tam bu noktada da Kane Parsons’ın hikaye anlatıcılığı devreye giriyor. Henüz yirmili yaşlarının başındaki Parsons, sinema dünyasına geleneksel yollardan girmedi. Onun film dili film okullarından çok YouTube videoları, oyun motorları, dijital efekt programları ve internet estetiği içinde şekillendi. Bu durum, The Backrooms’u çağdaş korku sineması içinde farklı bir yere yerleştiriyor.
Parsons’ın kamerası klasik Hollywood anlatısının güvenli alanlarına sığınmıyor. İzleyiciyi sürekli olarak yön duygusunu kaybetmeye zorlayan uzun planlar, boşluk hissini güçlendiren kadrajlar ve mekanın ölçeğini belirsizleştiren perspektif tercihleri filmin görsel dünyasını oluşturuyor. Yönetmen, korkunun çoğu zaman gösterilenden değil, gösterilmeyenden doğduğunu biliyor. Bu nedenle film boyunca asıl tehdit hiçbir zaman tam anlamıyla görünür olmuyor.


Filmin en dikkat çekici başarısı ise internet kültürüne ait bir kavramı sinemanın araçlarıyla yeniden üretmesi. Son yıllarda birçok yapım dijital kültürden beslenmeye çalıştı; ancak büyük bölümü internet fenomenlerini yalnızca tüketilebilir içeriklere dönüştürmekle yetindi. The Backrooms ise kaynağını oluşturan internet mitolojisini anlamaya çalışan nadir örneklerden biri. Film, bir “meme” uyarlaması olmaktan çok dijital çağın bilinçaltına dair bir yorum olarak okunabilir.
Burada özellikle “liminal space” estetiğinin rolü büyük. İnternet kullanıcılarının yıllardır paylaştığı boş okul koridorları, terk edilmiş alışveriş merkezleri ve kullanılmayan ofis katları, filmde yalnızca dekor değil; anlatının temel unsuru haline geliyor. Bu mekanlar geçmişe ait bir hatırayı çağrıştırırken aynı anda derin bir huzursuzluk yaratıyor. Tanıdık ama ait olunamayan bu alanlar, modern insanın varoluşsal yalnızlığını görünür kılıyor.
A24’ün projeye dahil olması da tesadüf değil. Son yıllarda korku sinemasını yalnızca korkutmaya çalışan bir tür olmaktan çıkarıp estetik ve düşünsel bir alan hâline getiren yapım şirketi, The Backrooms ile internet kuşağının korkularına yöneliyor. Film bu anlamda hem bağımsız sinemanın hem de dijital kültürün kesişim noktasında duruyor.
Belki de The Backrooms’un asıl önemi burada yatıyor. Film, internetin yalnızca içerik tüketilen bir alan olmadığını; yeni mitolojilerin, yeni anlatı biçimlerinin ve yeni sinemacıların doğduğu bir kültürel ekosistem hâline geldiğini gösteriyor. Kane Parsons’ın yükselişi de bunun en somut örneği. Birkaç yıl önce bilgisayarında korku videoları üreten genç bir içerik üreticisinin bugün büyük stüdyo sisteminin içinde uzun metraj film yönetiyor olması, sinema endüstrisinin değişen dinamiklerine işaret ediyor.
The Backrooms kusursuz bir film olmayabilir. Ancak günümüz korkularını yakalama biçimi, mekanı bir karaktere dönüştüren sinematografisi ve internet kültürünü ciddiye alan yaklaşımıyla son yılların en ilginç korku projelerinden biri olmayı başarıyor. Daha da önemlisi, sinemanın geleceğinin yalnızca film okullarında değil, bazen bir YouTube kanalında, bir forum gönderisinde ya da anonim bir internet görselinde filizlenebileceğini hatırlatıyor.