Uber’ın üç dakika uzakta. Üç dakika geçiyor ve hala üç dakika uzakta. Instagram’ı açıyorsun, kapatıyorsun, TikTok’a giriyorsun, bir videonun yarısını izliyorsun, mesajlarını kontrol edip tekrar haritaya dönüyorsun. İki dakika. Nedense bu, dayanılmaz geliyor. Beklemeyi hayatımızın neredeyse her köşesinden çıkarmayı başardık. Yemek, tek bir telefon görüşmesi bile yapmadan kapımıza geliyor. 2014’ten bir şarkı bir anda aklımıza düşüyor ve saniyeler içinde çalmaya başlıyor. Dizilerin tüm sezonları tek seferde yayınlanıyor; çünkü bölümler arasında bir hafta beklemek artık neredeyse tarih öncesinden kalma bir alışkanlık gibi. Flört etmek bile, başparmağımızın tek hareketiyle kabul ya da reddedebildiğimiz yüzlerden oluşan bir sisteme dönüştü. Her şey erişilebilir. Her şey anında. Ve bir şekilde, hala sinirliyiz.
Kolaylığın bize verdiği söz, daha fazla zaman kazandırmaktı. Bunun yerine, zamanla kurduğumuz ilişkiyi tamamen değiştirmiş gibi görünüyor. Ertesi gün teslimata alışınca üç gün uzun gelmeye başlıyor. Mesajlar saniyeler içinde ulaştığında, altı saat boyunca “teslim edildi” olarak kalmak neredeyse bilinçli verilmiş bir mesaj gibi hissettiriyor. Seni anında eğlendirmeyen her şeyi geçebildiğinde ise otuz saniyelik can sıkıntısı neredeyse kabul edilemez hale geliyor. Belki de sorun daha sabırsız olmamız değildir. Belki de artık sabretmek için daha az sebebimiz vardır.
Eskiden günlük hayatın içinde küçük bekleme anları vardı: sırada durmak, yolunu kaybetmek, çektiğin bir fotoğrafın basılmasını beklemek ya da sevmediğin bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek; çünkü değiştirmek bugünkü gibi tek bir “geç” tuşuna basmaktan ibaret değildi. Bu zahmetlerin çoğunun ortadan kalkmasının elbette iyi sebepleri var. Kimse çevirmeli internet bağlantısını geri istemiyor. Ama can sıkıntısının ve beklemenin başka bir işlevi de vardı. Bizi, başladığımız şeylerle biraz daha uzun süre kalmaya zorluyordu.
Neredeyse her şeyin yenilenebildiği, değiştirilebildiği ya da terk edilebildiği bir kültürde bu, giderek daha sıra dışı geliyor. Sıkıcı bir video kaydırılıp geçiliyor. Kötü bir buluşmanın ardından yeni bir yüz sağa kaydırılıyor. Bir hobi zorlaşmaya başladığında başka bir uğraş bir anda daha çekici görünüyor. Ekranın hemen ötesinde her zaman başka bir sekme, başka biri, başka bir seçenek var.
İşin garip tarafı, gerçekten önemsediğimiz şeyler hala internet hızında ilerlemeyi reddediyor. Yemeğini yirmi dakikada kapına getirtebilirsin ama yirmi dakikada bir konuda iyi hale gelemezsin. Biriyle saniyeler içinde eşleşebilirsin ama yakınlık hala inatçı bir şekilde verimsiz ve yavaş. Özgüvenin, yaratıcılığın ya da hayatta ne yapmak istediğini çözmenin aynı gün teslimat seçeneği yok. Belki de kolaylık tam burada karmaşıklaşmaya başlıyor. Teknoloji bizi doğrudan sabırsızlaştırmıyor olabilir; sadece bizi, sabrın nadiren gerekli göründüğü bir dünyanın içine yerleştiriyor. Ta ki bir anda sabretmek zorunda kalana kadar. Ve biz ekrandaki küçük arabaya bakmaya devam ediyoruz. İki dakika uzakta. Hala iki dakika. Yenile.