Neon, post-it gibi malzemelerle etkileyici işler yaratan Ardan Özmenoğlu, son yıllarda hem ulusal hem uluslararası alanda büyük ilgi gören isimlerden. Yılın büyük bölümünü farklı farklı ülkelerde, başka başka şehirlerde geçiriyor.

Anneannesinin İstanbul, Yeniköy’deki evini atölyeye çeviren sanatçının İstanbul’la kurduğu bağ da oldukça özel. Ardan Özmenoğlu, çok katmanlı sanatını, çok şehirli hayatını anlattı.

Bir neon atölyesinden içeri adım attığınızdaki hislerinizi nasıl tarif edersiniz?

Ardan Özmenoğlu: Sadece neon atölyesine değil, her atölyeye girdiğim zaman heyecanlanıyorum. Yaratıcılığın vücut bulduğu yerdir atölyeler. Orada ellerim ve aklım aynı anda çalışıyor. Yaratıcılığımı gerçekleştirdiğim özel anlar başlıyor. Sınırların ortadan kalktığı bir zaman aralığı… Atölye benim için tapınak gibi… İnandığınız şeyle baş başa kaldığınız o özel an, bir çeşit tapınma hali veya özel bir dua, sadece sizin bildiğiniz…

Birlikte iş yaptığınız ustalar onlardan neonla ‘Kaldıramazsan Kaldırırlar’, ‘Abilerim Ablalarım’ gibi şeyler yazmanızı istediklerinde ne tepki veriyorlar?

Ardan Özmenoğlu: Hiç değiştirmeden söyleyeceğim ne dediklerini: “Ardan Hanım herkes neonla yazı yazıyor ama siz bambaşka bir şey yaratıyorsunuz”. Bunu duymak o kadar güzel ki…

Peki post-it? Böyle bir günlük hayat objesini sanat için bir araç haline getirmeye ne zaman, nasıl karar vermiştiniz?

Ardan Özmenoğlu: Güzel Sanatlar eğitimimi yaparken kullanmaya başladım post-it notları. ‘İki boyutlu kompozisyonları üç boyuta nasıl çevirebilirim’ fikriyle yeni materyaller araştırıyordum, postit notu masamın üstünde buldum. Gündelik hayatta çokça kullandığımız, bugüne ait olan bir malzemeyi yıllardan beri geliştirdiğim, üçüncü elim olan, geleneksel ipek baskı tekniğiyle birleştirdim. Yaptığım resimlerin post-it notlar üzerindeki ilk günkü sonucu olağandı, fakat ikinci gün, stüdyoma gittiğimde, geçen zamanın etkisiyle oluşan, boyayla kağıdın mükemmel buluşması olarak adlandırabileceğim, o boyut, anlam, derinlik ve parçalanmışlık beni buna devam etmeye itti.

Eserleri yurt dışında büyük ilgi gören sanatçılardan birisiniz. Oradan bakınca Türkiye sanat piyasası nasıl görünüyor?

Ardan Özmenoğlu: Türkiye ne yazık ki sanattan ve sanatçısından çok politikasıyla yer alıyor dünya basınında. Sanat piyasasına gelene kadar tartışılan o kadar çok şey var ki… Yurt dışında bir sanatçı olarak sorulan ilk soru sanatımdan çok, ülkenin durumu. Bunu değiştirmeye çalışıyorum.

Çalışırken konsantrasyonum müthiştir. Odaklandığım işe başladığım zaman beni hiçbir şey rahatsız edemiyor. Bir trans hali… Dünyayı kurtarıyorum gibi geliyor.

Sanat eğitimi almaya nasıl karar vermiştiniz? O yıllardan bugün bulunduğunuz noktaya bakınca neler hissediyorsunuz?

Ardan Özmenoğlu: İlkokulda resim öğretmenim, ressam Rasim Çubukçu’ydu. Bendeki ışığı ilk o keşfetti diyebilirim. Haftada iki saat olan resim dersinin bana yetmediğini anlayıp boş zamanlarımda ve hatta diğer derslerden kaçırarak resim yapmamı sağladı. Bana desen, renk ve kompozisyonun ne olduğu ilk o anlattı. Pastel boya setlerinde yeteri kadar yeşil hatta renk olmadığından yakındığım bir gün bana başka renkleri karıştırarak da farklı yeşiller elde edeceğimi söylemişti! Ne kadar heyecanlandığımı kelimelerle anlatmak zor. Şimdiki pastel boya setlerinin renk çokluğu karşısında hâlâ heyecanlanırım.

Bilkent’te sanat eğitimimi yaparken benim için yeri çok önemli olan profesörüm Alexander Djika’yla tanıştım. Bana çok yetenekli olduğumu ve asla sanattan vazgeçmemem gerektiğini söylemişti.

Bir röportajınızda çok seyahat ettiğinizi söylemiştiniz. Nerelere gidiyorsunuz? Hangi şehirlerde ‘evde’ hissediyorsunuz?

Ardan Özmenoğlu: Sayamayacağım kadar çok şehre gittim. New York, Berlin,Viyana en sık ziyaret ettiğim şehirler. Berlin’i hep özlerim, New York’ta evimde gibi hissederim. Ama aslında bilge bir sanatçının verdiği öğüt kulağımdadır: Kalbiniz evinizdir. O yüzden gittiğim her şehirde evimdeyim.

İstanbul’dayken neler yapıyorsunuz? Bu şehir sizde nasıl bir ruh hali yaratıyor?

Ardan Özmenoğlu: İstanbul’da gündelik hayatının kaosundan besleniyorum. Bence bu şehrin içinde farklı farklı şehirler ve hayatlar var. En önemlisi tarih var. Sanatçı olarak ilham alacağınız ve yaratıcılığınızı sürekli besleyen bir şehir.

Yeniköy’de ailenizden kalma bir evi stüdyoya çevirmiştiniz. Biraz bu çalışma alanından söz eder misiniz?

Ardan Özmenoğlu: Anneannemin Yeniköy’de doğduğu ev, aile yadigarı tarihi ahşap bina, benim hem evim hem stüdyom. Bu ev uzun yıllar kimsesiz kalmış, içine girmekten korkacağınız dökülmüşlükteydi. ‘Sanatçı her koşulda üretir’ düşüncesiyle içine girdim.Yıllarca uğraştım bugünkü haline getirmek için. Stüdyom benim için çok özeldir, içeri girdiğim anda kalbimin kapıları açılır.

Çalışırken nasıl bir modda olursunuz? Atölyenize gelen giden çok olur mu? Müzik dinler misiniz? Mola verdiğinizde neler yaparsınız?

Ardan Özmenoğlu: Çalışırken konsantrasyonum müthiştir. Odaklandığım işe başladığım zaman beni hiçbir şey rahatsız edemiyor. Bir trans hali… Dünyayı kurtarıyorum gibi geliyor. Başka bir şey düşünemiyorum. Sadece yarattığım eser ve ben varız. Dan Graham’ın bir sözü var; ‘Bir sanatçıyı gerçekten anlamak için ne tür müzik dinlediğini bilmeniz gerekir’ diye. Ben atölyemde sabah akşam TRT 3 dinliyorum.

Türkiye çok zor günlerden geçiyor. Böyle zamanların sanata etkisi nasıl oluyor? Sizin sanatınız bundan nasıl etkileniyor?

Ardan Özmenoğlu: Türkiye’de her gün yeni bir gündeme uyanıyoruz. Can güvenliğinin olmadığı ve fikir özgürlüklerinin sınırlandığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Bu durum bir sanatçıyı hapsetmek gibi. Ama yaratıcığın önüne geçemezsiniz. Küçücük bir ışık bile karanlıkla mücadele edebilir. Bu dönemde yaratılan her eser; ışık tutmak, hatırlatmak ve farkındalığa varmak için…

Sırada ne var? Yeni proje, sergi?

Ardan Özmenoğlu: 14 Nisan’da Almanya Osthaus Museum Hagen’de ilk kişisel müze sergim olacak. Onun heyecanını yaşıyorum.

Nasılsınız? Herhalde en sık sorduğumuz, bu yüzden de en ‘öylesine’ cevaplanan soru bu. Şimdi son soru olarak, gerçek anlamıyla sormak istiyorum bu yüzden; nasılsınız bugün, bu aralar?

Ardan Özmenoğlu: Karnımda kelebekler uçuşuyor.

Fotoğraf : Hikmet Güler