Ardında on altı kitap, yedi film, bir oyun ve toplumsal dokuya karşı yeni bir bakış açısı bırakan gazeteci ve yazar Joan Didion, 87 yaşında hayatını kaybetti. Amerikan toplumunun politikasını; kazanımlarını ve kayıplarını kendi dokunaklı diliyle kitlelerle buluşturan Didion’un hayatı ve edebi kariyerine bir göz atalım.

Didion kariyeri boyunca oldukça üretken bir edebi figür olarak anıldı. Norman Mailer, Gay Talese ve Tom Wolfe gibi isimlerle beraber, uzun ve hikayeleşen, yazarın stili ve perspektifi ile şekil alan New Journalism adlı habercilik akımının bir parçası olarak kabul edilse de kendisinin amacı hiçbir zaman duyguları etkilemek olmadı. Didion kariyerinde genel olarak birinci şahıs anlatımı ile tanındı ve kendi sübjektif görüşleri her zaman bir haberci ve makale yazarı olarak öncelikli dürtüsüydü. Bu dürtüsel ve oldukça şahsi bir noktadan ortaya konan eserler, durmak bilmeyen bir zihnin ürünü ve belki de Didion’un işlerini bu kadar kalıcı yapan faktör oldu.

Joan Didion, yazıları ve düşünce biçimi ile Amerikan toplumunun sürekli değişen sosyal ve politik hayatını yakalamaya çalıştı. Birçok yazar gibi, kendisi de 60’larda, sosyal dokunun, paylaşılan toplumun ve ortak kuruluşların nasıl dağıldığına şahit oldu. Kariyeri boyunca Amerika’nın azınlıkları dışarıda bırakmak ve mahrum etmek üzerine olan politikasını saptayan Didion, işlerinde bu konuyu sıklıkla ele aldı. Bir sınıfın, ırkın veya bir şekilde diğeri yerine tercih edilenlerin olduğu düzeni görerek, Amerika’daki bu durumun tarihi ve politik motivasyonlarını araştıran yazar, eserlerinde geriye bakınca aslında hala çok az şeyin değişmiş olduğunu da gözler önüne seriyor. 

Yazar olarak dehası, tek bir paragraf içerisinde neden birbirimizi ten rengimiz, cinsiyetimiz, sınıfımız, sosyal hiyerarşimiz gibi konular ile incittiğimiz ve yabancılaştırdığımızı işlerken, bir yandan da bunun Amerikan toplumun aslında nasıl özünü oluşturduğunu vurgulamasından geliyor. Aynı zamanda Amerika’da, Eisenhower döneminde genç kızların kendilerini geliştirmekten önce bir aile oluşturmak konusunda yaşadıkları baskılara değinirken, makalelerinde kadınların bazı şeylere göz yummaktansa hayata karşı kendi duruşlarını oluşturmaları gerektiğini savunuyor. Bu sayede kendini ve kadınlığını baskılamak yerine, kadınlarda öz disiplinin geliştirilmesinin önemini vurguluyor.

Kariyerine Vogue dergisinde bir makale yarışmasını kazanarak başlayan ve hayatı boyunca aynı zamanda bir stil ikonu olarak da kabul edilen Joan Didion, haberciliğe kendi özgün anlayışını katarak, Amerika’nın yıllardan beri sesi olmuş ve toplumsal değişimini yansıtmış bir değer. Kendi sesi ile kitlelere daha yakın bir yerden dokunabilmiş olan, okuyan herkesin kendi düşüncelerinden bir şeyler bulabildiği Didion, her zaman akıllarda kalacak.