Eğer İstanbul sanat sahnesini takip ediyorsanız Yusuf Aygeç’le çoktan tanışmış olmalısınız. Aygeç’in resimlerinde klasik portrelerdeki karakterleri zaman zaman 3D gözlükler takarken, kimi zaman da elinde bir lolipopla görüyoruz. Kendi iç dünyasına meydan okuyan İstanbullu sanatçı, ileride de sık sık karşımıza çıkacak gibi gözüküyor. 27 yaşındaki Aygeç’e merak ettiklerimizi sorduk.

Resimle tanışıp pop-art’a yönelmeniz nasıl oldu?

Ben 1989 İstanbul doğumluyum. Lisansa Eskişehir’de İç Mimarlık okuyarak başladım ama yarım bırakarak Marmara Üniversitesi’ndeki Resim Bölümü’ne geçtim. Okurken birkaç ressamın asistanlığını yaptım. Aslında resme “ben pop art yapacağım” gibi bir düşünceyle başlamadım, yaptığım işler doğal bir şekilde o yöne doğru gitti. Takip ettiğim sanatçılar, gezdiğim galeriler beni buna yöneltti.

İkinci kişisel serginizi açtığınız C.A.M. Galeri ile yollarınız nasıl kesişti?

Lisans bittiği sene C.A.M. Galeri’ye portfolyomu gönderdim. Zaten takip ettiğim bir yerdi, sergilere sık sık geliyordum. Galerinin sahipleri Levent ve Sevil Binat işlerimi görüp beğendiler. Önce karma sergilere katıldım. 2013’te de ilk kişisel sergim “M.Ö Pop Art”ı açtım. O zaman Scope da dahil olmak üzere yurtdışında birçok fuara gittik, uluslararası sahneyi tanıma şansım oldu. Geçtiğimiz sene Furkan “Nuka” Birgün ile bir duo çalışma yaptık. Bu sene Mart ayında da ikinci kişisel sergim olan “Ben Tek, Hepiniz!”i açtım.

Serginizin başlığı “Ben Tek, Hepiniz!” bir meydan okuma mı?

Serginin başlığı “Ben Tek, Hepiniz!” aslında bir sokak jargonu. Sanat dünyasına veya diğer sanatçılara bir meydan okuma gibi algılandı. Ama aslında öyle değildi; burada benim “hepiniz”den kastettiğim kendi iç dünyamdı. Bir bellek çözümlemesine girdim. Belleğimde yer alanları, bize öğretilenleri analiz etmeye çalıştım. Çünkü dünyayı görme biçimimizi bize anlatılanlar şekillendiriyor. Bir konu hakkında düşünüyorum, gözümün önüne bir sahne geliyor ama aslında o sahne bana ait değilmiş gibi hissediyorum. Bu hissi kırmaya çalıştım.

Sergiyi hazırlarken üzerine en çok düşündüğünüz kavramlar hangileriydi?

Temel olarak aile, inanış, yaşam, bize anlatılan hikayeler, hikayeler arasındaki bağlantılar ve babanın kimliğiyle doğup büyüme gibi kavramlar üzerine yoğunlaştım.

Bir bellek çözümlemesine girdim. Belleğimde yer alanları, bize öğretilenleri analiz etmeye çalıştım.

 

Serginin geneli hakkında konuşursak, nasıldı sizce, nasıl tepkiler aldınız?

Toplamda 14 işin yer aldığı biraz dağınık bir sergiydi. 2015 yılında başlayıp sergi açılana kadar çalıştım resimlerim üzerinde. Bazı işler merkezde yer aldı, diğerleri alt başlıklar gibi onların çevresinde gelişti. Konu ve resimler arasında bağlantı kurmak için izleyicinin resimler karşısında zaman geçirmesi gerekiyor bence. Ben bunu sağlamaya çalıştım.

Ben işleri ilk kez görenlerden çok eskiden beri takip eden, gelişmelerimi izleyen kişilerin yorumlarını dinlemeyi seviyorum. Onlardan aldığım tepkiler de güzeldi.

Klasik tablolardaki karakterlerle oynuyor, onlara farklı kıyafetler ve objeler giydiriyorsunuz. Hangi karakterde neyi değiştireceğinize nasıl karar veriyorsunuz?

Geçmişte çok sevdiğim sanatçıları günümüze göre deforme ederek başladım buna. “Dürer şu an yaşasaydı nasıl resim yapardı?” ya da “Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı şu an yapılsa nasıl olurdu?” gibi sorular sorarak yola çıktım. Ama o anda da kurallar koymadım kendime; hissettiğim, düşündüğüm şeyi yaptım. Üç aşamalı çalıştım. Bir resmin orijinalini alıyordum; Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı mesela. Ondan sonra bizim yaşadığımız zamanla Vermeer arasında bir zaman belirleyip tuvale çiziyordum. Son aşamada da şu ana uyarlıyordum, bugünün modasına göre giydiriyordum. Bir kronolojiydi yani yaptığım.

İstanbul’da yaşamanın sizin ve işlerinizin üzerinde nasıl bir etkisi oluyor? Şehirden esinlendiğiniz oluyor mu?

Ben önce Beyoğlu’nda atölye açtım ama sonra Beylerbeyi’ne kaçtım diyebiliriz. Çünkü misafiri çok seviyorum ama çalışma disiplinim için kötü oluyor. Dolayısıyla sessiz sakin, gözlerden uzak bir yer olan Beylerbeyi’ndeyim şimdi. İstanbul’un şu anki durumu sıkıntılı tabi ki ama ben bu sıkıntının da bize bir şeyler kattığını düşünüyorum. Atölyeme girdiğim zaman bu sıkıntıdan ortaya işler çıkarıyorum. Şehirde beslenecek çok şey var. Her şeyin ötesinde burası doğup büyüdüğüm yer, her gittiğim yerde anılarım var. Ben de bu anıların analizini yapıyorum.

Üretim sürecinizi anlatır mısınız?

Belirli saatlerim yok aslında, kalkıp kahvaltı yapıyorum ve çalışmaya başlıyorum. Bazen bir bakıyorum bir ay atölyeden çıkmamışım. Parça parça çalışmıyorum, o zaten akıyor. Resim çok sıkı bir disiplin istiyor, mesela bir tabloyu bitirmem günde 15 saatlik çalışmayla 20 gün sürebiliyor. Aslında üreten sanatçıları genelde zaten dışarda göremezsiniz, atölyelerinden pek çıkmazlar. Ben de öyle olmaya çalışıyorum.

Son olarak, İstanbul sanat piyasası hakkındaki düşünceleriniz neler?

Ben satışlarla ilgilenmeye 2011’de başladım. O zaman belki biraz daha hızlıydı, şimdi yavaşladı ama ben piyasanın iyiye gittiğini düşünüyorum. Fuarlar da bunu destekliyor. Biraz pazar gibi olayın vitrin tarafı ama normalde sergiye çekemedğimiz halk fuarı bir aktivite olarak görüp ziyaret ediyor. Normalde bin kişinin göreceği işleri binlerce kişiye ulaştırabiliyorsunuz bu sayede. Dolayısıyla hem sanatçı hem de halk için çok önemli olduklarını düşünüyorum.

Fotoğraf: Fora Norman