Sanat, moda, müzik, sinema sizi hayata bağlayan ne olursa olsun önemli olan ona ne kadar benliğinizi katabildiğiniz, sınırları zorlayabildiğiniz. İşte tam da bu noktada işlerine tutkuyla bağlı olan önce kendi tabularını sonra etrafındakileri kaldıran, adını daha çok duymak, duyur- mak istediğimiz isimlerle tanıştırmak istiyoruz sizi…

 

Ahmet Rıfat Şungar Oyuncu / Actor

Sweatshirt: Les Benjamins, Mont / Coat: Hartford / Vakkorama

“Kim ne düşünür? Beğenirler mi? Yapabilir miyim?” gibi kaçış cümlelerinden sıyrılıp, kendini ikna edince “oyuncu” olacak gücü de bulan Rıfat, sonuç değil süreç odaklı çalışmalardan yana. “Muntazam olacağım derken, denemekten ve yanılmaktan çekinilmesi huzursuz ediyor beni.” diyor ve ekliyor; “Eleştiriye açık, pohpohtan uzak, şahsileşmeden çalışmak ve ardından iki güzel sohbet muhabbet…” Oyunun içinde kalabilmek için arayıştan vazgeçmezken, oyun oynama konsantresini ve heyecanını pekiştirmek için de “ara-dene-yanıl” döngüsünde ilerliyor. Tatbikat Sahnesi’nin “Blink-An” adlı oyunu, Şubat başında prömiyeri gerçekleşecek filmi “Le Chant Des Hommes” ve önümüzdeki sene çalışmalarına başlayacağı Emre Yeksan’ın uzun metraj filmi şu sıralar çalışmalarının gündeminde. Bir oyuncunun sınırlarını ne belirler dediğimizde ise kollektif çalışmanın altını çizen Rıfat, “Kendisi belirler… Senaryo belirler, oyun metni belirler, yönetmeni belirler. Tembel mi, çalışkan mı? Yaptığı iş ile kişiselleşme ihtimali belirler. Mesleki etikleri belirler. Hangi sınırdan bahsettiğine göre, sendika belirler… Bir çok olasılık olabilir!” cümleleriyle sıralıyor oyunculuğa dair gördüklerimizi ve göremediklerimizi… Oyunculuğu adına sınırlarını zorladığı yabancı dilde oynadığı filmleri ve bilmediği bir dilde oynamayı sorduğumuzda ise “Korktum, “korkma” dediler ve denedik… Ses kayıtları yaptılar, onları dinledim bir süre. Kulağımı Fransızcaya açmış oldum bir şekilde. Korkunuzun üzerine gitmek için size cesaret veren ve inanan insanlar ile profesyonel zeminde karşılaşınca her şey mümkün. Hiç konuşmadan da anlatabilirsin bir karakterin tüm derdini, o da başka bir dil. İngilizce anlaşıp, Fransızca oynamak ve yanlış yapma korkusu ile heyecanlanıp Türkçe küfür etmek değişik bir deneyimdi. Seviyorum riskli görünen mesleki arayışları.” diyor. Hayal kurmanın uzak durulamayacak bir rutin olduğunun altını çizerken “Sanatın, belli yerlerde değil her yerde dolaştırmasının hayalini kuruyorum.” diyen Rıfat, İstanbul’un her geçen gün yayılarak ve sıkışarak büyüdüğüne dikkat çekiyor ve “Sanatın bir yerlere sıkışmadan, yayılarak Istanbul’un her yerine, her deliğine sokulması lazım…” derken umut dolu. En önemlisi de bu!

 

Dilara Sakpınar Müzisyen / Musician

Kazak / Knitwear : Fendi, Jean Pantalon / Jean Pants : Current/Elliott / Brandroom, Yüzükler / Rings : Kısmet by Milka

“Müziği bir “hayat biçimi” olarak yaşamak önemli olan.” diyen Dilara, ailesindeki müzisyenlerin, müzik ile doğup büyümenin de etkisiyle müzisyenliği kendisi için “doğal bir seçim” olarak nitelendiriyor. “Hayatımın tamamının artık müzik olacağını gerçekten hissettiğim zaman, müzik bölümünde okumaya başladığım zaman oldu sanırım.” sözleri de, sabah 8 akşam 5 işleri gibi olmasa da müziği meslek olarak benimsediği zamanın ta kendisini anlatıyor! “Müzisyen, şarkıcı, şarkı ve söz yazarı olarak, her geçen gün aslında tam da ne olduğunu bilmediğim bir yerlere doğru evriliyorum.” diyor. 123 grubu ile başladığı müzik çalışmalarına geçtiğimiz dönemde “Lara Di Lara” adını verdiği, kendi şarkılarından oluşan projesini de ekledi. Kendinden emin bir tavırda ilerleyen bol sözlü müziği, Dilara’nın hayata bakışının, gördüklerinin ve yaşadıklarının bir bütünü. Kendi playlistinin vazgeçilmezleri Meredith Monk, Sade, Joni Mitchell, Eric Satie, Lhasa De Sela, Bill Evans, Caetano Veloso ve Astrud Gilberto’nun etkisinde olabileceğini belirtirken, yaşama bakışında başta ailesi olmak üzere, Frida Kahlo, Meredith Monk, John Cage, Joni Mitchell gibi isimlerin etkisi var. “Yaptıklarına sahip çıkan ve birer çığ gibi büyüyerek sadece yapan, üreten, ilerleyen, genişleyen, kendi başlarına etki yaratabilen insanlar.” olarak tanımladıkları bu kişileri muazzam güçlü bulan Dilara, şu sıralar Lara Di Lara olarak konserler veriyor ve yakında yeni bir albüm kaydedeceğini müjdeliyor. 123’ün de ilkbaharda yeni bir albüm kaydına gireceğini şu sıralar ise Levni ile beraber hayata geçirdikleri Alike Places projesinin kayıtlarını bitirmek üzere olduğunu öğreniyoruz. Müziği severek yapmanın ve istikrarın altını çizerken “Kendinden sapmadan, tabi ki aynı yerde sayarak değil, kendini geliştirerek, girdiğin yolda ilerlemeye çalışmak.” en önemlisi diyor ve ekliyor; “Durumun görüntü tarafı benim için ikinci planda. Nasıl giyindiğin, nasıl hareket ettiğin, sahnede nasıl durduğun ne konuştuğun… Bunlar müzik adına geçirdiğin veya geçireceğin süreçten sonra gelmeli. Günümüzde çevremde sabırsız ve hemen ya da kısa yoldan star olmak, rock star olmak, popüler olmak, büyük miktarlarda para kazanmak isteyen çok fazla insan var. Bunların hepsi güzel ve belki gerekli de olabilecek şeyler, fakat hiç biri, salt müzikten önce gelmemeli. Müziği, kimse seni zorladığı için değil, veya kim ne der diye değil, veya olmadığın fakat öyle olsa daha çok iş yapacağını düşündüğün için değil, önce kendin sonra evren için yapmalısın. İstediğin ve sevdiğin için. “Süreç”i unutmadan, es geçmeden, boşlamadan yaptığını yapmak! Sonra gerisi gelir zaten.”

 

Hande Çokrak Moda Tasarımcısı/ Fashion Designer

Kot ceket / Jean Jacket: :Maid in Love for Mudo Fts64, Jeans: Urban Outfitters

 

Spontane bir şekilde başvurduğu London Collage of Fashion’a kabul edilmesi bu yolda attığı ilk somut adım olsa da “Beni tatmin edecek başka bir iş yaptığımı düşünemiyorum.” diyen Hande’nin moda dünyasının bir parçası olacağının çok önceden belli olduğuna eminiz! Dünya çapında 50’den fazla noktada satışa sunulan Maid In Love, kendi içerisindeki çeşitliliğe gönderme yaparcasına dünya çapında farklı kitleler tarafından benimseniyor, bambaşka kültürlerde kendisine yer buluyor. Bir markaya sahip olmanın farklı anlamları da var; işin tasarımından üretimine, finansından pazarlamasına tüm alanları sahiplenmek, büyük resme bakmak gerekiyor. Bu farkındalığını her adımda hissettiren Hande, “Bu işte tutku şart! Ya severek yaparsınız ya da yapamazsınız.” diyor. Renklerin ve desenlerin korkusuzca kullanıldığı tasarımlarında yaratıcı her şeyin ilham kaynağı olabileceğini belirtirken, “Bir sanateseri, bir çöp ya da bir insan… Beni heyecanlandıran her şeyden ilham alabilirim.” diyor. “İşin en heyecanlı kısmı” olarak tanımladığı taslakların geliştirilip hayata geçirilmesi sürecinde ise tek ihtiyacı: konforlu evi, loptopı ve uzun geceler. Olduğu noktanın hayalinin ta kendisi olduğunu söylerken, bunu daha da ileriye götürmek için çalışmalarına hızla devam ediyor. “Maid in Love ekibini genişletmek, satış noktalarını arttırmak, online satışı ağını kurmak hatta erkek koleksiyonu çıkarmak.” gündemindeki projeleri sorduğumuzda Hande’nin korkusuzca sıradıkları. “İstanbul’daki sokak modasının hızla gelişiyor ve gençler kendi kişisel tarzlarını ortaya koymakta daha cesur davranıyor.” diyor ve bu sıradaki heyecanı koleksiyonundaki enerjinin de kaynağı şüphesiz! Türk olmasının yurtdışında her zaman bir artı ve merak unsuru olduğunu belirten Hande, Türkiye moda dünyasına karşın eski önyargıların kalktığını düşünüyor ve “Yurtdışında artık insanların Türkiye hakkında daha çok fikir sahibi.” diyor. Türkiye’de moda alanında yeni yetenekleri desteklemek amacıyla kurulan Fashion Incu- be’un bir parçası olduğunu ve bu sayede, yurtdışına yönelik projelerinde de daha donanımlı olduğunu belirtiyor.

 

Gömlek / Shirt : Alexander Wang / V2K Designers, Jean Pantalon / Jean Pants : Weekend Max Mara, Kemer / Belt : Adamo, Yüzükler ve Bilezikler / Rings and, Bracelets: Kısmet by Milka

 

“Katmanlı ve titreşimli, medcezirde bir deniz gibi dalgalarla geliyor.” Lara, İstanbul’u ve kültürünü böyle tanımlıyor ve uluslararası izleyicinin şunu bilmesi gerektiğini söylüyor; “İstanbul bazı farkedilmemiş enerjilerin dinamik kaynağı, bu enerjilerin aynı anda katlanıp açıldığı bir yer. Bu gerilim somut ve derin.” Lara, The Moving Museum İstanbul sergisindeki diğer katmanların ve araçların oluşturduğu organik yerleştirmesi “Turkuaz” başlıklı çalışmasının gelişimini görmekten memnun. Bugünlerde Beirut Art Residency projesi için heyecanlı. 2016’nın başlarında orada olacak, projesini sakin ama hevesli biçimde anlatıyor: “Yıla başlamak için çok iyi bir yol. Mayıs 2016’da, Depo’da gerçekleşecek bir grup sergisinde yeni çalışmalarımı göstereceğim, bu grup sergisi Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine adlı yazısı çevresinde toplanıyor. Bu, iyi arkadaşım ve yetenekli bir sanatçı olan Patrizia Bach’ın bir araya getirdiği Türkiye ve Almanya’dan sanatçılardan oluşan bir grup…” Lara çeşitli ilham kaynakları ve tasavvurlar arayışında; “Eski oymalar ve simya ile ilgili yazılardan şiirlere, tarih öncesi nesneleri gösteren sergilerden tüketim amaçlı ürünlerinlerin şehir vitrinlerine yerleştirilme biçimleri, 140 karakterden oluşan çarpıcı hikayelerden son kullanma tarihi olan, internette dolaşan görselleri arıyorum. Günlük yaşam ile birebir tüketilen nesne ve ürünleri, özellikle şahsi ve evrensel tarihlerinin dayanılmaz yükünü taşıyanları.’’

 

Can Evrenol Yönetmen / Director

Kot Gömlek / Denim Shirt: G-Star Raw, Jean Pantalon / Jean Pants: Les Benjamins, Botlar / Boots: Diesel

 

Korku filmi üzerine doğru adımlarla ilerleyen Can, “Zeki Demirkubuz’un düşük bütçeli çıplak filmlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Filmleri kamera arkasıyla beraber izliyormuş hissi olduğunu düşünüyorum çünkü özel efekti ve şaşası olmayan filmlerdi bunlar. Bunlardan ilham aldığımı hatırlıyorum.” diyor. İlk kısa filmi “Vidalar” ile bol festivalli ve ödüllü bir yolculuğa başlayan Can, o dönem için güzel bir geri dönüş sağladığını ve bunun onu cesaretlendirdiğini ve art arda gelen kısa film serisinin de böyle başladığını söylüyor. Çektiği filmleri yurt dışındaki korku filmleri festivallerine yollayan Can, “İşin en keyifli kısmı bu.” diyor. Londra’da festivallerden tanıştığı arkadaşlarıyla birlikte çektiği “To My Mother and Father” kısa filmi ise dünyadaki tüm majör korku filmleri festivalleri dahil, 18 festivale katıldı. Bu filmle gittiği, İspanya’daki festivalde Reha Erdem ile tanışan Can, ardından gelen reklam çekme teklifini değerlendirme sürecini şöyle anlatıyor: “Tüm bunlar olurken hayatım bir evrilme dönemindeymiş gibi yenilikler üst üste geldi, kız arkadaşımla tanıştım, bedelli askerlik çıktı, her şey peşi sıra denk gelince kendimi Londra’yı bırakıp İstanbul’da yaşarken buldum.” İlk reklam filmiyle Kristal Elma kazanan Can’ın reklam filmi çalışmaları hiç kopmadan ilerlemeye devam etti ve “Şapkadan tavşan çıkarmak gibi kanıtlaması çok sübjektif. Kimine beğendirebilirsiniz işinizi kimisi hiç beğenmez.” diye tanımladığı yönetmenlik üzerine hayallerinde ilerleyebileceği birikimi sağlayacağı noktaya geldi. Ardından 40’tan fazla festivalde gösterilen “Baskın”ın kısa versiyonu ortaya çıktı. Özellikle İspanya’daki yapımcıların ilgisini çeken filmi uzun versiyonu takip etti ve Baskın için Can’ın diğer filmleri gibi bol festivalli bir maraton başladı. Can, “Toronto Film Festivali’nde gösterilmesi ise rütbesini de almış olması anlamına geliyordu” diyor ve ekliyor: “Akabinde Amerika satışı gerçekleşti.” Film “Türkiye yurt dışına yönelik işlere alışık mı?” sorusunu akıllara getirse de Can, “Hayata karşı tavır olarak bu yerel mi uluslararası mı diye düşünen biri değilim. Çünkü öyle düşü- nüyorum ki batıdan da doğudan da Afrika’dan da Rusya’dan da Karaköy’den de esintiler var hayatımızda.” diyor. 1 Ocak’ta, 100 salonda vizyona giren Baskın’ın etkisi devam ederken Can, “Bakanlığın desteklediği “Köprüde Buluşmalar” isimli bir projemiz var, Los Angeles’ta finanse etmekle ilgilenen bir yer var. Los Angeles’a gidip bir süre orada kalmayı düşünüyorum, bir yandan Türkiye’de reklam çalışmalarım var. Özetle şu an tam bir geçiş döneminde olduğumu söyleyebilirim.” diyor. “Cannes Film Festivali’nde olmak, Slavoj Žižek gibi felsefecilerin yorumlarını duymak, çok iyi öykücüler ve çok iyi yazarlarla tanışıp, yazdıklarına kendi vizyonunda adaptasyonlar yapabilmek…” Can’ın sineması adına mutlu olacağı, tabuyu kaldırma yolunda üzerinde çalışacakları.

 

Elif Çevik Kurucu / Founder of Milk Gallery

Kürk Yaka / Fur Scarf & Kazak / Knitwear: Weekend Max Mara

 

Elif, kendisi için her sabah anlam değiştirebilen “iş” kelimesini ilgi alanlarını, deneyimlerini ve çevresini değerlendirerek kendi kurallarında bir forma sokabilenlerden. 2009 yılında kendi ilgi alanlarındaki akımları temsil eden bir galeri olmamasının sonucu kurduğu Milk Gallery’nin yola çıkışını, “Genç sanatçılar işlerini sergileyebilecek bir yer bulamıyordu. Genç kitle sanattan uzaklaşmış, mesafeli bir duruş sergiliyordu. Sektör bu anlamda çok sınırlıydı. Milk sektörün değişimine ön ayak olmak ve piyasayı çeşitlendirmek üzere kuruldu.” sözleriyle anlatan Elif, Milk’i büyütmek üzere var gücüyle çalışırken uzun metraj bir animasyon yapma hayalini de bir yerlerde saklıyor. Alışık olduğumuz ajans yapısının dışındaki Milk Talents’tan biraz daha bahsetmek ise Elif’in gelecek planlarına bir adım yaklaşmak aslında. Şu anda Türkiye dahil 7 farklı ülkeye hizmet veren ve hızla büyüyen bu yapı; bünyesinde bağımsız sanatçıları ve stüdyoları barındıran güçlü bir network. “Reklam ajansları, prodüksiyon şirketleri, in-house tasarım stüdyoları, markalar, yayın evleri, etkinlik ajansları bizim müşteri kitlemizi oluşturuyor. İllüstrasyon, CGI, animasyon, endüstriyel tasarım vb. birçok alanda müşterilerimize destek veriyoruz. Bize gelen proje brieflerini değerlendirerek projeye uygun sanatçı önerilerinde bulunuyoruz ve sonrasında yaratım sürecinde de sanatçıyla beraber çalışarak projenin marka beklentilerine uygun şekilde sonuçlanmasını sağlıyoruz.” sözleriyle bu network çatısı altında yaptıklarını özetleyen Elif, freelance olarak çalışmanın zorluklarının ve marka-sanatçı ilişkisindeki iletişim güçlüklerinden yola çıktığı bu projeyi “Her iki tarafın ihtiyaç- larını çok iyi bildiğim için böyle bir hizmet sunarak piyasa şartlarını iyileştirmeyi hedefledim.” sözleriyle anlatıyor.

 

Kemal Hamamcıoğlu Yazar / Writer

Mont / Coat : Scotch&Soda, Sweatshirt : G-Star Raw, Jean Pantalon / Jean Pants : Levi’s

Askerdeyken yazmaya başladığını söyleyen Kemal, o dönemde kimse görmesin diye dondurucuya, tostların arasına sak- ladığı yazılarıyla şaşırtıyor, farkına varmamızı sağlıyor. “Kendimi şaşırtmadığım hiçbir işin için var olmayacağıma dair kendime söz verdim.” derken bugün aynı hissi geçirebildiği kitlelerin karşısında. Hikayesini arama yolundaki çalışmasını anlatırken, “Telefonun alarmını sabah yediye kurmadığım bu düzenin içinde sabahlıyorum sadece. Çok iş var. Alarmsa hiç çalmıyor.” diyen Kemal için dönüm noktası Craft’ta sahnelenen oyunu Kabin oldu. Onu Garaj takip ederken, tiyatromuzdaki yazar eksikliğinin farkındaki herkes için Kemal, en büyük heyecan oldu. Yeni oyununu merakla beklerken Kemal, “Yazıp yazıp, siliyorum… Doğru kelimeleri arıyorum, ağırlığı olan kelimeleri. Bir kadın ve bir adam var. Onlar da benim gibi doğru kelimeyi arıyorlar. Sanırım bitmek üzere oyun üçümüz için de. Ağır günlerdeyiz.”diyor. Oyun, şarkı sözü, dizi, film… Yazılarının sınırlarını çizemediğimiz Kemal, “Şiir duyuyorum, ama şiir yazamıyorum mesela. Şiir o sınırın dışında kaldı.” diyor. Şu anda üç filmin senaryosu üzerinde çalışan Kemal, “Filmlerden biri Berlin’de geçecek. Şubat’ta Berlin’e senaryoyu yazmaya gideceğim.” diyor. İstanbul’u bize anlatmasını söylediğimizde ise “ İstanbul kafe doldu. Kahvaltıcı doldu. Dip dibe birbirine uzak sandalyelerle doldu. Sıkışık masalarda ne sinema ne tiyatro var. İstanbul’un adı hiç geçmiyor. Fonda bile değil İstanbul. Sinemasız kaldı. Sinemasız kaldık.” derken değişim için tüm benliğiyle çalış- tığını, çalışacağını hissettiriyor.

 

Nazlı Gürlek Küratör / Curator

Kot Gömlek ve Jean Pantalon / Denim Shirt & Jean Pants : MM6, Maison Margiela / V2K Designers, Yüzük / Ring : Kısmet by Milka

“Dünya benim evim, çok seyahat ediyorum ve sıklıkla farklı şehirlerde yaşıyorum, ama İstanbul doğduğum yer. Dolayısıyla burayla bağım oldukça hayati.”

Sanatın mesleğine dönüşüm sürecini anlatırken “Benim başka şansım yoktu. Küçüklüğümden beri resim yapıyordum ve okul seçmem gerektiğinde sanat dışında bir şeyi hiç düşünemedim.” diyen Nazlı, ülkemizde sanata dair işlerin zorluğunu sorduğumuzda “Tutkuyla yapınca altından kalkamayacağımız şey yok.” diyor. Onun için iş ile tutku kelimeleri eş anlamda. 2009’daki Venedik Bienali Türkiye Pavyonu Asistan Küratörlüğü ile çalışmalarına başlayan Nazlı, çalışmalarıyla daha çok insana dokunabilmeyi hayal ediyor. Sanatın insanlığın sorunlarıyla, arzularıyla, dertleriyle ve hayalleriyle ilgili olduğunun altını çizen Nazlı, sergilerin de bunları alıp, çekici bir ambalaja sokarak insanlara geri verdiğini belirtiyor. Küratörülüğün nasıl beslendiğini sorduğumuzda ise “Her türlü gündelik pratikten olduğu kadar sanatın kendisinden, filmlerden, edebiyattan, politikadan, ekolojiden, yemekten, duygulardan ve yaşamlarımızı oluşturan diğer her türlü şeyden” beslendiğini belirtiyor. İz Öztat, Nil Yalter, Deniz Gül, İnci Eviner, Ülgen Semerci ve Emre Hüner’in Türkiye’de sanat adına kendisini heyecanlandıran isimler olduğunu belirten Nazlı, şu anda New York merkezli ve Orta Doğu odaklı ArteEast adlı bir yayının misafir editörlüğünü de yapıyor. Türkiye’deki sanat ortamının gelişimini çalışmalarının odağına alan Naz- lı, “Buraya çok emek verdim ve burası da benim kariyerimi oluşturdu. Diğer yandan, sanat ortamı bugün bulunduğumuz noktada biraz fazlaca ticarete kaymış durumda. Bunu, gerçek yetenek, bilgi ve aklı daha fazla destekleyerek dengelemeliyiz diye düşünüyorum.” diyor, gelişimi için daha yolun başındayken bir avuç insanla var gücüyle çalıştığı İstanbul sanat piyasasına dair.

 

Yazı / Text: Duygu Bengi | Fotoğraf / Photography: Tuğberk Acar / Fabrika | Styling: Fulya Alan | Saç / Hair: Mustafa Akgül / Önder Tiryaki Team | Makyaj / Makeup: Mete Yiğit / Önder Tiryaki Team | Fotoğraf Asistanları / Photography Assistants: Berat Soner Çapin, Jiyan Kızılboğa