Jennifer Aniston ve Reese Witherspoon’un hem başrolünde oynadığı hem de yapımcılığını üstlendiği The Morning Show’da iki sezonu geride bıraktık. Üçüncü sezonun akıbeti belli değilken soruyoruz: The Morning Show bize ne kattı?

Öncelikle belirtelim ki birçok yapımı bize ne katacak kaygısıyla izlemiyoruz. Yorucu bir günün ardından sadece kafamız dağılsın diye ya da bir işle uğraşırken arkada ses olsun diye bir şeyler açtığımız günler oluyor. Diziler bir mesaj iletmeli mi konusuna değinmeden şunu söylemekte yarar var ki The Morning Show çerezlik bir yapım değil. Friends’teki Green kardeşleri görünce yüzümüz gülse de dizi bir komedi değil, tam aksine dram. Birinci sezonunda taciz iddialarında basında var olan “sessiz kültür”ü işleyen dizi ikinci sezonuyla cinsel kimlik, ırkçılık ve ölüm gibi üzerine kafa yorduğumuz konuları ele alıyor. Aksiyon sahnelerinin bol olmadığı, bir nevi ağır ilerleyen dizinin sezon finalleriyse oldukça çarpıcı. Diziyi izlemeyenler burada okumayı bırakabilir çünkü bundan sonrası spoiler’a girecek.

The Morning Show her ne kadar karakterler ve olay örgüsü bakımından bir kurgu olsa da gerçek hayatta öne çıkan başlıklar ve gündem dizinin merkezinde yer alıyor. Bunlardan en ünlüleri MeToo hareketi ve koronavirüs pandemisi.

İlk sezon kendisiyle bir türlü barışamayan, oldukça ünlü ve öz eleştiriden mahrum bir kadının yani Jennifer Aniston’ın hayatına korkusuz ve toy bir gazeteci olan Reese Witherspoon’un tanışmasıyla başladı. Birbirinden haz etmeyen iki kadının kanalda yaşanan taciz skandalını canlı yayında duyurmasıyla biten ilk sezon, YouTube’da o sahneyi tekrar tekrar izletecek bir senaryoya ve oyunculuğa imza atıyor. Birinci sezondaki olay sadece kadın hareketlerinden ibaret değil. Özellikle Alex ve yapımcısı Chip’in birbirini kovdurmak için gittikleri odadan çıktıkları ve merdivende karşılaştıkları sahnede birbirine bakışları ve arka fondaki müzik dizinin önemli anlarından biriydi. Hollywood’da imrenerek izlediğimiz stüdyo ortamı ve her yapımda bize işlenmeye çalışan “Amerikan rüyası”nın bahsini dizide görmek mümkün. Sonuçta birbirinden ünlü ve zengin iki spikerin hayatının cinsel saldırı skandalıyla kaydığını görüyoruz. Bu ikili ise Alex Levy rolünde Jennifer Aniston ve Mitch Kessler rolünde Steve Carell.

İkinci sezonun ilk bölümleri biraz sendeleyerek ilerlese de özellikle Reese Witherspoon’un canlandırdığı Bradley rolüyle işler hızlandı. ABD’nin güneyinde muhafazakar ve ilgisiz bir ailede büyüyen Bradley’i bu sezon cinsel kimliğini çözmeye çalışırken gördük. Bradley her açıdan beklenmeyen ancak fikirleri sabit ve adil bir karakter. Bradley’nin biseksüel olması ters köşeydi. Cory’nin Bradley’den hoşlandığı dizinin ilk bölümlerinden belliydi, bu yüzden seyirci dizi sonunda Cory ve Bradley çiftini görmeyi bekliyordu. İkinci sezonda da kadın hareketini görüyoruz. Karşımızda yaptıklarından çok pişman olan bir Mitch ve Mitch’le yattığı ortaya çıkacak diye kariyerinin bitmesinden korkan bir Alex var. Bu sezonun tansiyonunu artıran bölüm ise gazeteci olan Maggie’nin Alex’e de yer verdiği kitabı için Bradley’le yaptığı röportajdı. Bu röportajda şunu anladık: kadının düşmanı yine kadın. Bradley’nin Alex’ten haz etmemesine rağmen gazetecilik ilkelerine sadık kalarak olaya tarafsız bakması ve kadınları koruyan tavrı sezonun “vay be” dedirteniydi.

Ve son olarak son sezonun bu kadar etkileyici olmasını en büyük sebebi pandemiyi yansıtmaları. Şu ana kadar ekranda maskeyi gösteren ve sosyal mesafe kurallarına dikkat eden bir yapım izlediniz mi? Her ne kadar hala bir salgının içinde olsak da Alex’in koronavirüse yakalanmasıyla sanki kendimiz hasta olmuş kadar oluyoruz. Şu an tedavi ve aşının olması bizi rahatlatsa da, Alex’e hastalığından sonra “nefes alıyorsan hastaneye gelme” cümlesi içimize işliyor. Tek başına olan Alex’in ölmekten korktuğu için çaresizce Chip’i araması ise “ne günlerdi” dedirtiyor. Salgın hala bitmedi, kabusumuz devam ediyor ancak bir şekilde yaşamaya alıştık. Salgının dizide işlenmesi diziyi şüphesiz daha da samimi hale getirmiş.

The Morning Show Alex, Bradley ve Mitch’den yani üç spikerden ibaret değil. Pandemi sonrası Asya ırkçılığıyla uğraşan Stella, lezbiyen olduğu ortaya çıktıktan sonra işi bırakmak zorunda kalan Laura, hem gay hem siyahi olan Daniel ve uyuşturucu bağımlısı olan Bradley’nin kardeşi… Her karakterde farklı bir konuyla olaylara farklı bir perspektifle bakmamıza neden olan dizi bizlere çok şey katmak istiyor. Toplamda 9 Emmy adaylığı olan dizinin üçüncü sezonu olacak mı belli değil ancak ilk iki sezon tekrar tekrar izlenmeye değer.