The French Dispatch Fransa’da küçük bir kasabanın Kansas merkezli haftalık gazetesi; yazarları ise özenle derlenmiş entelektüel bir topluluk. Gazetenin son sayısının oluşumuna şahit olduğumuz bu Wes Anderson başyapıtında kurulan sinematik evren, ustaca yazılmış makaleleri sürükleyici hikayelere çeviriyor.

Ailesinden kalan yayıncılık işini büyüterek kendi gazetesini kuran Arthur Howitzer Jr., mükemmeliyetçi bir genel yayın yönetmeni. Özenle topladığı ekibi ise Fransa’nın Ennui isimli kasabasında içerik çıkartmaya çalışan yazarlardan oluşuyor. Ölümünden sonra vasiyetinde yayımın devam etmesini istemediğini belirten Howitzer’ın, film sonunda geçirdiği ani kalp krizi ile gazetenin son sayısına şahit olduğumuzu fark ediyoruz. Film sürecinde de The French Dispatch yeni saysına hazırlanırken yazılan makalelerin içine giriyor ve gazetenin edebi dünyasını deneyimliyoruz. 

Film süresince gazetenin dört farklı bölümünü, editörlerinin anlatımıyla okuyoruz; yani bir nevi o evrenin içine giriyoruz. Film süresince Ennui şehrinin geçmişi ve geleceğinin anlatıldığı bir muhabir raporunun ardından sırasıyla gazetenin sanat, politika ve yemek bölümlerindeki üç temel anlatının içerisinde kendimizi buluyoruz. Bu anlatılar arasında da genel yayın yönetmeni Howitzer’ın yazarlara olan yorumlarını izliyoruz. Sanat, politika ve yemek olarak bu içerikleri basite indirgemenin ise hikâyeye haksızlık olacağı görüşündeyiz. İlk anlatıda yazar Berenson’un; hayatının devamını parmaklıklar ardında geçirecek olan bir mahkumun sanat dehası ve hapishanede tanıştığı gardiyana olan aşkıyla yeniden doğan ilhamını konu aldığı makalesini izliyoruz. Krementz ise bizi iktidara karşı başlayan bir öğrenci hareketinin ortasına ışınlarken, ateşli Fransız aktivizmini ilk elden yaşatıyor. Son olarak The French Dispatch’in yemek yazarı Wright, bize klasik bir gurme deneyiminin nasıl polisiye bir hikâyeye dönüştüğünü anlatıyor.

Filmin anlatısını güçlü yapan birçok yanı var, fakat öne çıkan forte’lerini saymak gerekirse oyuncu kadrosu, müzikleri ve Wes Anderson evreninden bahsedebiliriz. Tilda Swinton, Lea Seydoux, Adrien Brody, Timothee Chalamet, Jeffret Wright, Bill Murray ve Frances McDormand gibi isimleri bir arada görmek, zaten konseptten bağımsız olarak oldukça heyecan verici. Müzikler ise olay örgüsüyle usta bir incelikle örülmüş Fransız estetiğini destekleyen ve film bittiğinde bile zihninizde tatlı tatlı devam eden melodilerden oluşuyor. Tabiki bütün bu bahsettiklerimiz Wes Anderson’un artık aşina olduğumuz sinematik evreninde geçiyor ve şahit olduğumuz eksantrik ve sürükleyici olaylar silsilesi, Anderson yorumuyla komedik bir hale dönüşüyor. Bu sayede film, başka bir sanat gözünden izlense eksik kalabilecekken, bu halinde yüksek tempolu bir görsel şölene dönüşüyor.

The French Dispatch’in son sayısına göz atmak isteyenleri bu Fransız kasabasına ışınlayarak, hazırladığımız playlisti dinlemeye davet ediyoruz.