Hepimiz sanattan anlayan birer koleksiyoncu, küratör, ya da yaratıcı meslek içerisinde biri değiliz. Fakat bizi doğru yönde yönlendireceğine inandığımız insanlar var, onların başında da Suela J. Cennet geliyor. Kavramsal sanatçı Deniz Gül’ün Türkiye’deki 3. sergisini kendi galerisi The Pill’de 22 Eylül – 20 Kasım arasında sunacak olan Suela’dan, Türkiye’den en sevdiği sanatçılardan biri olan Gül ile Loyelow ve sonrasıyla ilgili konuşmasını istedik. İşte sohbetlerinden ufak bir kesit…

SJC: Sergi sürecinin tam kalbindesin, o yüzden sana ilk soracağım şey “Nasılsın?” olur.

Bir öyleyim, bir böyle. “Şöyle” pek olmuyorum. “Şöyle,” daha tanımlayıcı bir alan nasıl olduğuna dair, dışarıdan bir göz gibi. Öyle ya da böyle dediğin anda kendilik hallerinin arasındaki mesafeler daha belirgin de, “şöyle” dediğin anda kendinle mesafen, kendini içine koymadan da tanımlayabildiğin haller ve mesafeler daha iyi gözlemlenmiş sanki. Şöylelik üzerine çalışmak insanı “öyle işte”, “işte böyle” lerden çekip alıyor, biraz alan açıp temizliyor ortalığı galiba. Böyleyken böyle var bir de. Bu da sık sık karşılaştığım bir hal. Öyle mi, böyle mi? Ne öyle ne böyle ama… Şöyle diyebilecek miyim, bu sohbette bunu deneyebilirim.

SJC: “5 Kişilik Büfe” ile başlayan serinin dördüncü bölümü Loyelow bize yine simgeler üzerinden bir kahramanı anlatıyor. Aldığımız ip uçlarına göre hazırladığın yerleştirmede bilgisayar oyunu, deniz gözlüğü, tesbih yine playstation gibi oldukça maskülen imgeler var. Sanki bir erkek çocuğun beyninde gezinir gibi mi incelemeliyiz yoksa böyle bir kısıtlandırma yapmak haksızlık mı olur?

Yapıt fikri ile ilgileniyorum, hayatlarımızı roman kahramanı gibi yaşadığımız bir çağdayız, sergileyici bir tavır var gündelikte, elimiz kolumuzun uzantısı değişti, farklı araçlarla haşır neşir halde, kendilik fikrinin ne olduğuna dair kurmaca oyunlar alanında, bölünmüş kimliklerin uzantıları olarak, bazen de yabancılaşarak, yabancılaştıkça kendimizi kurararak ve hala ilerlemeci bir zihniyetin tutsağı olarak yıkıp inşa ediyoruz, yıkıp inşa ediyoruz. Bazen bu roman kahramanı bir oyun kahramanına dönüşüyor, simultane olarak farklı mecralarda uzanıyoruz sosyopolitik coğrafyalara ve bazen ilgi alanlarımızla at gözlüğü takıyoruz yaşantılarımıza. Aynı anda her yerde olabiliyoruz, bölünüyoruz. Eskiden kimlik dediğimiz şeyle, aidiyetle, gündelik ritüellerle ilgilendiğimi düşünürdüm. Şimdiyse formla ilgilendiğimi düşünüyorum. Bir şeyler beliriyor, imgeler, renkler, sözcükler, boşluklar, tavır… Tüm farklılıkların tamamlayıcılığıyla bir araya geldiği, kristalize olduğu ve manifeste olduğu bir yer benim için form. Yapıt fikriyle ilgilenmek biraz böyle, bir oluş halindeki bütünün nesnelerine, imgelerine, sözcüklerine ulaşmak.

SJC: Metin ve objeler arasında ilişki kurmak aslında hepimizin fark etmeden yaptığı birşey ve çoğunluğumuzun sadece bilinçaltında kalıyor. Geçmişten gelen bir objeyi tekrar gördüğümüzde hissettiklerimize de bu nedenle pek anlam veremiyoruz. Senin projelerin bu düşünme pratiğini insanlara aşılıyor olabilir mi?

Bir insanı bir aksiyona iten dürtüyü ya da iç görüyü hayal edelim birlikte. Bazen cümleler yok, anlamlandırma yok, olaylar öyle oluyor bazen, bazen sözcükler ağızdan öyle dökülüyor ve döküldüğü anda, hayıııırr! öyle demek istememiştim cümleleri geliyor bazen. Ya öyleyse ne demek istemiştin, nasıl olsun istemiştin? Çok fazla anlam ve sorumluluk yüklediğimizi düşünüyorum insan olmanın dayanılmaz psikolojisine! Hafıza ile ilişkili bir yerden, nesnelerin ve sözcüklerin uyandırdığı duygu durumu saniyenin milyonda biri gibi bir hızla gelip yerleşiyor vücuda. Vücudun ağrılarını düşünün! Beyni nasıl eğittiğimizi, sürekli olarak egzersiz yapmak gerektiğini farkında kalmaya dair. Bu egzersizler arasında bir dil geliştirmeye çabalıyorum. Sanatla ilişki kuramayan kişilere ilk söylediğim şey sanatın bir dil ve dilden öte bir yer olduğudur. Her sanatçının açtığı kapılar, delikler, kurduğu oyunlar, yapılar vardır.

SJC: Serinin tüm bölümleri kamusal ya da kişisel olsun, bir şekilde toplumsal hafızamıza hitap ediyor. Peki yurtdışında nasıl yorumlar alıyor? Sence burada olduğu kadar takdir görüyor mu?

Sanatın da bir borsa olduğunu söyleyenler var! Büyük bir çarkın içerisinde sanatsal üretimin de içinin boşalıp bir hizmet ilişkileri ağı içerisinde düşünüldüğü, belli kavramsal çerçevelerde ve terminolojide pazarlandığını, üretme ve dağılma motivasyonlarının, ağlarının, biçimlerinin yeni kapitalizmin şekillendirdiği, kadın mı erkek mi, İranlı mı Türk mü, kentleşme mi mülteci mi, atölye mi sokak mı, yeni medya mı zanaat mı gibi kategorileştirildikçe ve parçalara ayrıldıkça belli dolapların içine girebildiğin, ancak algılandığın, algılanmanın haplaştığı takdir mekanizmalarını sineye sindirdiğin ucu açık bir sohbet bu.

SJC: Bu sergileri hazırlarken neredeyse bir maestro edasıyla çalışıyorsun. Zaanatkarla birlikte üretiyorsun ve bu bir sanatçıya göre oldukça dışa dönük bir tavır. Galeri ortamında izole çalışma tarzına göre farkı nedir, nasıl hisler uyandırıyor?

“Her yiğidin yoğurt yiyişi” diye bir cümle sanırım. Neyi nasıl yaptığın, hangi öncelikleri hangi dönemlerde belirlediğin, dünyayla birlikte dönerken merkezini gözlemlediğin bir yer olsa gerek. Tavır sözcüğü bunu çok iyi kapsıyor. Tavır, yapma biçimlerinin tümünü kapsarken, ilişkiler ağını nasıl yönettiğini ve nasıl uyumlandığını da açıklıyor. Elimden gelen bu. Herkesin bir yol yürüyüş hikayesi var.

SJC: Cam kesmeleri, apartman tabelaları, nakışlar vb. çok spesifik zanaatkarlarla çalışıyorsun. Aranızda nasıl bir diyalog gelişiyor? Onları arayıp bulman, istediğin çalışmalar vs. onları şaşırtıyor mu? Mutlu oluyorlar mı?

Zanaatkarlar! İşini iyi yapan, işinde sonsuz bir derya açan, derinleşen insanlarla çalışmak çok güzel! Her malzemenin farklı erime derecesi var değil mi? Farklı ısılarda farklı malzemelerle farklı tepkimeler… Malzemenin sonsuz bir bilgisi var, sonsuz derinlikte zanaatkar bunu keşfetmeye çalışıyor, deneye yanıla! İki insanın bir araya gelmesi de böyle bir şey. İşte bu yüzden çok seviyorum insanlarla çalışmayı. Bilmediğin bir dünya hakkında öğrenmeye, yeni bir dili konuşmaya başlıyorsun.

SJC: Sergi ile eş zamanlı kitabı da çıkıyor. Sence nasıl bir sinerji oluşuyor? Kitaplardan tanıyıp sergiye gelen izleyicilerinle karşılaştığında nasıl yorumlar alıyorsun?

Seri katil gibi oldum, karakterlerinin peşinde izler arayan bir kriminal. İşte bu cümleyi bu soruyu okuduğumda kurdum. Bir başka birisinden böyle bir yorum duysam, hayır öyle değilim deme gayretine gidebilirdim belki. Sinerji de böyle kontrolsüz bir şey. Beni kontrolsüzlüğe sürüklüyor. Bunu seviyorum.

SJC: Loyelow’da gördüğümüz objelerin senin kişisel hafızanda da kazınmış izleri var mı? Yoksa farklı insanları gözlemleyerek mi hazırladın? Bir de ilk defa video kullanıyorsun. Onun hakkında da bilgi verebilir misin?

Sergiyi oluşturan parçaların kitapta kurduğum imge dünyasından referansla oluştuğunu söyleyebilirim… Figüre yaklaşmayı tercih etmiyordum daha evvel, daha dikey, daha erksel, daha benim dışımdaki referans noktalarını soyutlama çabasıyla geçiyordu zamanlar, oysa ilk kez bu sergi ile kitap ile nesneler arasındaki bağ öyle kuvvetlendi ki, artık imgeye de figüre de yaklaşmak beni korkutmuyor, kendi anlam algoritmasını oluşturan bir sergi ve kitap oldu.

SJC: Sergilerinde kelimelerin çok büyük bir rolü var. Bu Freud’un dediği gibi, fikirlerini bilinç altından bilinç üstüne çıkartarak, sansür bariyerini kaldırmanda yardımcı oluyor mu?

Freud’a bağlamadan da böyle okuyabiliriz sanırım. Dil ve ses kesinlikle özgürleştiğim bir alan. Yukarıdaki soruda birleştirici yerden anlatmaya çalıştığım nesnel gerçekliğin bir de karanlık kısmı var; insanı boğan, insana dayatan, insanı aşağılayan. Oysa dil içerimden geliyor. Örneğin dili dışsal bir dayatma olarak yaşadığımda, evet, çünkü bir dilin, bir sistemin içerisinde yaşıyor ve anlam buluyoruz, yine de bu dışsal dayatmaya dilin imkanlarıyla karşı koymak pek olası. Küfredebilirim, mizaha vurabilirim, haykırabilirim, sessiz kalabilirim. Yaratıcılığımı kullanabilirim. Oysa bir nesneyle, örneğin bir otobüsle, bir otobüsün içindeki insan kalabalığıyla, bir otobüsün fiziksel sınırlarıyla karşılaştığımda, yani vücutsal karşılaşmadaki yaratıcılık ve özgürleşme alanı çok daha koşullu, çok daha sınırlı. Otobüsün camını kırmak için kırmızı çekici alıp pencereden kendimi trafiğe atma ihtimalim olsa da bu fiziksel duygulanımımı sansürlemem gerekiyor. Evet, dediğin gibi, otobüs ve nesnel gerçeklik üst-benlerimi sınır olarak yaşadığım bir yer. İşte ben bu nesnel dünyaya alt benlerimi yaşadığım dilden girip yaklaşıyorum. Kendimi o pencereden dışarı attığımı anlatarak rahatlayabilirim. Film, resim, fotoğraf, nesne, performans… Dilde hayal. Kesinlikle daha özgürleştirici.

SJC: Objelerin kendilerini yarattığı ve insanlarla olan ilişkilerinden dolayı çıkmadığı, gerçekliklerinin ve alanlarının hep farklı bir realiteden olduğu üzerine bir filozofi yarattın. Plato’nun filozofisini tekrarlayan bir tarafı var mı bunun? İster istemez the Republic kitabındaki mağara alegorisi geliyor aklıma…

Bu fikre yaklaşmayı deniyorum en azından. O da sergi ortaya çıktıktan sonra göz kırpışıp bu yapının parçalanmışlığıyla, şunu demek: Ben neredeyim? Nasıl bir yer burası? Nasıl bir kurgunun içerisindeyim ve nasıl deneyimliyorum? Benden önce ne vardı, benden sonra ne olacak… Bana ne benden… Burada bir şey var. Şeyleşmiş şeyler… Vs… Obje yönelimli/eğilimli ontoloji, Türkiye’de hala dekoratif sanat, sanat için sanat, toplum için sanat, kavramsal sanat, çağdaş sanat vs. vs. gibi kategorilerin ortasında kendine tartışılma alanı pek bulamadığı için de evet Plato’ya dönelim, hatta Plato’nun “poiesis”ine dönelim daha ilgilendiğim bir mevzu olarak. Ama zamanın ruhundan parçalanmak da hoşuma gidiyor, Heidegger’in “thingness of the thing”ine yönelik tartışmalar yapabileceğimiz anları dilerim. Ama jenealoji peşinde koşmadan da kendimi haklı çıkarabilirim. Graham Harman… Timothy Morton… Oradan arzular şellale, ismini buraya yazmayacağım ve satır satır devamını getirmeyerek geçtiğim için de içleri boşalacak felsefeyi konuşmayı bırakıp haydi, oradan öbür uca, nesnenin anarcho-capitalist düzen içerisinde nasıl anlamlandırılabileceğine dair fikirler üreten David Friedman’ı zikrediyim. Kondisyonum iyiyken felsefeye aşığım da, pratikte hiçlik ilgimi çekiyor. Örneğin kendimi şöyle kondisyonda tutuyorum. Her sabah dişlerini fırçalamak bir edim. Bunu ne zaman hayatıma soktum ve bu benim hayatımı ne zaman bir düzene soktu hatırlamıyorum. Diş fırçalamam benim bununla nasıl ilişkilendiğimden bağımsız, henüz işe yarayan/ işe yaramayan şeklinde parçalanmamış bir eylem. Günün birinde dişleri temizlemek, ağız sağlığını korumak için bir hap çıkabilir ve diş fırçalamak demode olur, olabilir, diyelim. Sonra n’olacak, yavaş yavaş zamanın içinde diş fırçalama edimim eriyecek mi? İşe yaramayan/ gereksiz bir davranış, bir ritüel olarak ne olacak? Nesnenin ötesinde ritüele, davranışa ve aidiyete atladım. Şimdi nesneye geri sarıyorum. Diş fırçası, ne olacak? Hiçlik felsefesine böyle bir yerden çekiliyorum.

SJC: Senin için günümüzde ilişkilendirilmek nedir?

Bingo! Sorularına göz gezdirmeden sırayla cevapladım ve sanırım ben de cevaplarımla bu soruya ulaştım. Çok düşündüğüm bir soru. Deniyorum. Anda kalmaya odaklanmaktan başka bir yöntem bulamadım. Olasılıklar anda beliriyor. Söylemler, söylevler, sınırlar, tabular, taburlar, cenazeler, savaş… Öznenin çöküşü öznenin bunca yüceltilmesine karşılık… Anlamlandırma çabasından arınmış bir ilişkilenme ve uyanıklık. Uyanma iyi bir metafor. Kendimi çimdikliyorum kabalığımdan ve cehaletimden ve umarsızlığımdan uyanmak için.

SJC: Yazmış olduğun kitapları okumamış biri için “keys of reading” verebilir misin?

Okusan da okumasan da herkes bildiğini okuyor. Duyduğunu okuyor, gördüğünü okuyor, tattığını okuyor… Kişi kendini okuyor ilişkilendiğinde. Uyanmak güzel bir metafor, meditasyon da güzel bir anahtar.

SJC: Loyelow’u Türkiye ile karşılaştırdığın zaman aklına hangi sözcükler geliyor?

Türkçesi ne mi olurdu? İngilizcesi var mı ki Türkçesi olsun? Nesi var? Türkçesi? Hayır, hayır, başka… Nesi var? Sözü, Nesi var? Isısı, Nesi var? Rengi, Nesi var? Zamanı, Nesi var? İfadesi, Nesi var? Tınısı, Nesi var? Hareketi, Nesi var? İsmi, Nesi var? Kedisi var mı?

Fotoğraf: Fora Norman