Ataerkilliğin zincirlerinden kurtulmak için soyadını bırakmış, Bomonti sokaklarında çırılçıplak yürümüş, cesur ve ilham veren bir sanatçı CANAN. Üretmek onun için bir terapi biçimi, iyileşmesine yarayan bir ilaç. Ve üretirken kimseyi iplemiyor, işleri sergilenir mi diye kaygılanmıyor. 20 yılı aşkın süredir cinsiyet politikaları, tarih, mitoloji gibi konuları irdeleyen CANAN’ın feminizmle işi henüz bitmemiş gibi görünüyor. 

Her serginizde gördüğümüz işleriniz diğerinden bambaşka bir tarza ve forma sahip oluyor genelde. Değişimi seviyorsunuz sanırım. Sıkılgan biri misiniz?

Aynı şeyi tekrarlamak beni sıkıyor gerçekten. Bir de benim için üretim bir imgeyi sadece duvara asmak değil, yaşadığım süreç de işin bir parçası. Üretim halindeyken zihnimdeki imgeler çoğalıyor, başkalaşıyor ve üretirken şekil alıyor. O yüzden her seferinde farklı bir yöntem denemek, o yöntemi öğrenmek hoşuma gidiyor. Çoğunlukla da kendi başıma üretmeye çalışıyorum. Örneğin tül perdelerle çalışırken önce dikiş dikmeyi öğrendim. Gerçi şu an asistanım dikiş konusunda yardım ediyor çünkü sırt ağrılarım başladı (gülüyor). İnsan önce sağlığını düşünmeli, değil mi?

Video, enstalasyon, fotoğraf gibi farklı dallar arasındaki akışkanlık sanatçıya özgürlük tanıyor gibi görünüyor. Ama bir yandan da disiplinler arasında bu kadar dağılmak işin kalitesindeki çıtayı düşürüyor olabilir mi sizce?

Çıtayı çok yükselterek profesyonel üretimler yapmak ne kadar doğru emin değilim. Sanatçının amacı yüksek bütçeli, pırıl pırıl reklam kalitesinde endüstriyel üretimler yapmak mı, yoksa bireysel olarak özgür bir şekilde sanat yapmak mı? Bence her şeyi profesyonel ekiple hazırlasaydık geriye içi boşaltılmış pırıl pırıl görüntüler kalırdı. Hem çıtayı bu kadar yukarı çıkardığımızda her isteyen sanatçı olabilecek mi? Sanat zihindedir. Onu nasıl sunduğunuz elbette önemli ama bunu çok basit yöntemlerle de yapabilirsiniz.

Bir düşünce zihninize yerleştikten sonra onu şekillendirip esere dönüştürmeniz ne kadar zaman alıyor?

10 sene de, 1 ay da olabiliyor. Benim bir eskiz defterim var not aldığım, benden başka kimse hiçbir şey anlamaz herhalde. Yazıp çiziyorum, bir bakıyorum 10 yıl sonra o fikri işe dönüştürmüşüm.

Pişmesi için zaman gerekiyor yani…

Zaten sanatçılar genelde birkaç konu etrafında dönerler. Sanatçının bir derdi vardır ve onun üstüne gider. O dert şekilleniyor; zamanla pişmesi gerekiyor. Genelde yaptıklarım el emeği gerektiren işler olduğu için zaman alıyor.

En uzun süren işiniz hangisiydi?

İki sene süren bir video yaptım. Çekimi, kurgusu, seslendirmesi, her şeyi kendim yaptım. O süre boyunca başka hiçbir şeyle ilgilenmedim. Bu benim için hem bir iyileşme hem de üretim süreciydi.

Tek bir işle ilgilenirken o işe karşı mesafenizi nasıl koruyorsunuz?

Mesela o videoyu bitirdikten sonra 6-8 ay kadar hiç bakmadım. Zaten genelde işi bitirdikten sonra onu görmeye pek tahammül edemiyorum. Bitirdiğim anda büyük bir haz duyuyorum. Eskiden işi bitirdikten sonra oturup bir sigara yakardım –o zamanlar içiyordum, şimdi bıraktım- mesela birkaç saat izliyorum keyifle, ama sonra bir daha görmeye tahammül edemiyorum! (Gülüyor)

“Keşke hiç yapmasaydım” dediğiniz bir işiniz oldu mu?

Hayır, şu ana kadar her işimi sahiplendiğimi söylemeliyim ama vakit geçtikçe belki şöyle yapsaydım daha iyi olurdu diye düşündüğüm oluyor.

Eylül’de Arter’de açılacak olan kişisel serginizden bahsedebilir misiniz biraz?

Arter ekibiyle çalıştığım için çok heyecanlıyım. Ağırlıklı olarak yeni işler olacak ama retrospektif bir sergi değil. Henüz detayları netleşmediği için çok bahsedemeyeceğim, sergi hala oluşum sürecinde 11 Eylül’de açılacağını söyleyebilirim.

Arabeskle aranız nasıl?

Dinleyiciyim. Söylemek de istiyorum ama berbat bir sesim var! (Gülüyor) Biraz da arabesk, acılı bir ruhum var sanırım.

Arabeske olan ilginiz “Nazar Değdi Dünyama” adlı afişlerinizden belli oluyor.

O iş 2011 yılından. Amargi’li kadınlarla 8 Mart’ta afiş asmaya çıkmıştık. O zamanlar da kadın cinayetleri bugün olduğu gibi yine hat safhadaydı maalesef. Afişleri de Bergen imgesinden yola çıkarak hazırladım. Bergen, kocası tarafından suratına kezzap atılmış, sonra da kurşunlanarak öldürülmüş, döneminde ünlü olmuş, şimdilerde de hafızalardan silinmeyen bir kadın. Hayat hikayesini okuyunca insan üzülüyor ama baktığında kadınlar olarak hepimizin hayatı oralardan geçiyor. Türkiye’de farklı sınıflardan, farklı eğitim seviyelerinden kadınlar gerek sözlü, gerek psikolojik, gerek fiziksel olarak erkek şiddetinden nasibini alıyor. Evde, okulda, sokakta, işyerinde… Sürekli mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Ben de buna gönderme yapmıştım.

Nerelere asmıştınız afişleri?

Beyoğlu, Cihangir sokaklarına. Meğer afişe çıkmak o kadar kolay değilmiş biliyor musun? Tabir-i caizse “afiş mafyaları” varmış. Birileri belli yerlere afiş asabiliyor yani. İzin almazsanız çat diye indiriyorlar afişinizi. Demiştim ya, süreç de işin parçası. Kamusal alanda yapıyorsan onun tedirginliği de yaşayarak, astığın afişin yerinde olup olmadığını kontrol ederek de işi üretmiş oluyorsun aslında. Yoksa afişi hazırlamak işin kolay kısmı.

Feminizm ve aktivizm bugünlerde popüler kültürde epey yükselişe geçti. Büyük markalar ve şöhret isimler bile bunun farkına vardı ve hareketlerini buna göre şekillendiriyorlar. Bu popülerleşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bir feminist olarak bugün hala bunun mücadelesini veriyorsam demek ki hala yolumuz var. Ama 10 sene önce böyle değildi. “Feminist” lafını kullandığım anda geri püskürtme oluyordu. En azından şu an kadınlar sahipleniyor feminizmi. Feminist demenin kötü bir şey olmadığını, kadın ve erkek eşitliğini savunduğunu biliyorlar. Bir de feminizm hakkında bilgi sahibi olan eril bakış sahibi insanlar da feminizmin Amerika’da 70’lerde yaşanıp bittiğini düşünüyordu. “Artık feminizmin modası geçti, bu kelimeyi kullanmayın” diye dikte etmeye çalışıyorlardı. Ama onlar zamanla geri adım atmak zorunda kaldı. Feminizm büyüdü, genişledi, daha görünür oldu. Ama tabi ki hiçbir şey çözülmüş bitmiş değil.

Feminizm kavramının içi boşaltılabilir mi sizce?

8 Mart’ı feminist aktivistler Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutluyor. O gün kadınlar için bir mücadele günüdür ve zafer edası ile İstiklal Caddesi’nde gece yürüyüşü gerçekleştirilir ki benim 8 Mart’tan anladığım budur. Diğer tarafta da “Kadınlar çiçektir, annedir, cennet ayaklarının altındadır” diyerek bize karanfil veren ve daha sonra da kafamıza indiren bir zihniyet de var. O tuzağa düşülüyor mu, ben de bilmiyorum.

Şu ana kadar küçük galerilerden büyük müzelere, ticari fuarlardan bienallere kadar pek çok farklı mecrada sergilediniz işlerinizi. İşinizi hazırlarken ya da sergilemeye karar verirken bu platformun ne olduğu sizin için ne kadar önemli?

Hoşlanmadığım hiçbir yerde işimi sergilemiyorum. Ama beni daha fazla heyecanlandıran sergileme alanları olabiliyor tabii ki. Kişisel sergiler mesela. Çünkü oralarda tek bir işle değil bütün kimliğinizle var oluyorsunuz ve bir şeyler söylemeye çalışıyorsunuz. Bir de kamusal alanda yer alan işlerim beni heyecanlandırıyor.

Bazı işlerinizde aile içi cinsel istismar gibi insanların konuşmaktan, görmekten çok da hoşlanmadıkları konuları da ele aldığınızı görüyoruz. Yakın çevrenizden içerik olarak daha “yumuşak başlı” işler üretmenizi isteyenler oluyor mu?

Her zaman! Yakın çevrem benim açımdan ürküyor başıma dert açarım diye. Ama tabii bunların hepsi şakayla karışık öneriler. Müdahale söz konusu değil. Başka şekilde yapamam zaten, ben kendimi bu şekilde var edebiliyorum. Otosansür yapmamaya çalışıyorum olabildiğince. Bazen bilinçli olmasa da kendimi sansürlediğimi fark ediyorum sonradan.

Bir işi üretirken kaygılandığınız oluyor mu?

Üretirken değil çünkü hiçbir zaman sergileme kaygısıyla üretmem. Ama sergilerken o kaygıyı yaşıyorum, aksini söylesem yalan olur.

Minyatürlerinizden bahsedebilir misiniz biraz? Bu tarzın çıkış noktası neydi?

İlk olarak sanırım 98’de, muhafazakar üretim biçimini eleştirmek için – biraz da tepeden bakarak- girdim bu yola. Ama sonra işin şekli değişti. Minyatürle ilgilenmeye başlayınca bambaşka bir dili olduğunu, görsel olarak kendime yakın hissettiğimi, kolektif bilinçaltımızda yer alan imgelerin, ninelerimizin anlattığı masallardaki cinlerin, iblislerin o dönemde üretilmiş minyatürlerde karşılığı olduğunu fark ettim. Belki de bu yüzden duygusal olarak o tarafa çekildim. Ve kendimi bıraktım. O bırakma hissini seviyorum.

Kendinizi geleneksel sanatçı olarak görüyor musunuz?

“Geleneksel sanat” ya da “çağdaş sanat” tanımlarını doğru bulmuyorum. Çok çağdaş bir üretim malzemesiyle gayet geleneksel üretimler yapabilirsiniz ya da tam tersi de yapılabilir. Sanat kalıcı bir şeydir. Ben kendimi “sanatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyorum.

Size “geçmişle bugünü bağlayan sanatçı” gibi yakıştırmalar da yapılıyor. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Hiç öyle bir niyetim yok. Minyatürü modernleştirme gibi bir derdim ya da gayem yok. Sadece kendime yakın bulduğum, hoşuma giden formları kullanıyorum. Üretiyorum yani!