Hiç izlediğiniz filmlerin üzerinizdeki etkisini, hayal dünyanızı oluşturan senaryoların film dünyasından çıkabileceğini düşündünüz mü?

Çağatay odabaş, “ben 1984 yılında süreyya sineması’nda e.t.’yi izlemiş bir çocuğum.” diyerek anlatmaya başlıyor sinema ekranı ile samimiyetini. Sanatçı kimliğini film kareleri besliyor; kendi dünyasını, resmettiği karakterlerin bakışları en iyi onlardan ilham alarak ifade ediyor. Çağatay odabaş ile ikonik sahnelerin yolculuğuna çıkarmak istiyoruz sizleri…

bugün kullandığın teknik yüzlerce küçük yuvarlağı boyayarak kendi estetiğini oluşturmaktan geçiyor. Çocukluğunda çok boyama kitabın var mıydı?

Aslında boya kitabından ziyade küçük parçaların bir araya gelerek bütünü oluşturmasına dayalı bir sistem var. Ben bunu şuna benzetiyorum, çocukluğumda delicesine tutkuyla oynadığım lego’lar gibi. Resimlerin onlara benziyor. Bir kutu lego aldığınız zaman kutunun üzerinde içinden çıkacak oyuncağın fotoğrafı vardır. Sonucunda ne çıkacağını bilerek o parçaları birleştirmek büyük bir zevk verir. İşte aynen bunun gibi resimlerim.

Daha önce yaptığın eserlerin tekniği de estetiği de şuan gördüklerimizden çok farklı… bu görsel dile varana kadar nasıl bir süreçten geçtin?

Bu tamamen doyum ile ilgili. Ben bir şeyler üretirken kafamın bir yerlerinde farklı yeni bir şeyler de sürekli vardır. O süreçte uğraştığım şeylerde bir doygunluk hissedince bir yenilik yaparım ve bu yenilik resimlerimin dinamik olmasını sağlar. Bir de şuna çok takılmamak lazım: bir sanatçı koskoca bir ömür boyunca hep aynı tip ve dilde işler üretecek diye bir düşüncenin pek doğru olmadığına inanıyorum. Neticede yaşıyoruz, nefes alıyoruz, hayatımızdaki her bir yenilik hayatımızın şekillenmesine yardımcı oluyor. Yeni bir film izlemek, kitaplar okumak, gezmek görmek, bütün bunlar hayatımıza ve elbette biz sanatçıların ürettiklerine yeni etkiler kazandırıyor.

 

Sinema ile sıkı bir bağın olduğunu görebiliyoruz. Resmetmek istediğin film karelerini nasıl seçiyorsun?

Ben bunu röportajlarımda sürekli anlatıyorum ama izin verirseniz yine anlatacağım. Ben 1984 yılında süreyya sineması’nda e.t.’yi izlemiş bir çocuğum. Düşünebiliyor musunuz, henüz 3,5-4 yaşlarında bir çocuk olarak nasıl etkilenmiş olabileceğimi? Bir önce ki soruda konuştuğumuz gibi, yaşadıklarımız bizi şekillendiriyor. Ateşi körükleyen bu ilk kıvılcımın dışında çocukluğum boyunca filmlerle büyüdüm. 80’li yıllarda video kaset furyası döneminde dayım bir video/ sinema dergisi çıkartıyordu. Dolayısıyla aklınıza gelecek bütün filmler bizim evde oluyordu. Bütün bunların üzerine çocukken hayal dünyamda beni en çok mutlu eden şeyin filmler olduğunu hissediyordum. Bakın yine aynı şey işte, yaşadıklarımızın bizi şekillendirmesi. Sadece şu an üzerinde çalıştığım tarzım değil, önceki yaptığım resimlerde de sinemanın etkisini görmek mümkün zaten.

Film karelerinin seçimi ise ayrı bir macera. Evimde binlerce filmden oluşan bir arşiv/film koleksiyonum var. Orası benim araştırma kütüphanem gibi zaten. Se7en’da bir sahne vardı; deneyimli dedektif william somerset (morgan freeman) cinayetleri çözmek için gece kütüphaneye gidip çalışıyordu. Işte aynı onun gibi filmlerime gömülüyorum. İzlerken aklıma gelenleri not ediyorum. Bazen sahneleri unutmamak için hemen fotoğraflarını çekiyorum. İşte bu filmlerle yoğrulma sürecinde fikirler çıkıyor hep. Bunun dışında özellikle portre ağırlıklı sahneler üzerinde çalışıyorum. Çünkü sinemada duygunun en iyi yansıtıldığı yer portrelerdir. Oyuncunun yüzündeki ifadeye odaklanarak yaşarız onun yaşadığı anları.

Yine aklıma gelen bir başka nokta, filmlerdeki karakterlerin önemli bir anını yakalamaya çalışıyorum. Mesela geçtiğimiz contemporary istanbul’da sergilenen işlerimden birinde kubrick’in the shining’inden bir sahne yapmıştım. Jack nicholson! Şimdi bu filmde herkes jack’in kapıyı kırıp kafayı uzattığı sahneyi bilir. Ama bu klişedir. Benim yaptığım sahne karakterin yaşadığı değişiminin ilk başladığı sahnedir! Yine buna benzer bir sahne üzerinde çalışıyorum şu anda. American beauty’den. Evet bu filmi duyunca herkesin aklına angela (mena suvari) geliyor ama ben bambaşka bir sahnesine odaklandım filmin. Lester’ın(kevin spacey) aradığı huzuru kan revan içinde bulmasıyla ilgili. Bunu 4 mayıs 2017’de bozlu art project’deki sergimde sergileyeceğim. Son olarak portrelerde gözlere özellikle odaklanıyorum. İnsan yüzünde en güçlü ifadenin gözlerden beslendiğini düşünüyorum.

Kullandığın teknik ile varmak istediğin noktanın görselleşmesi ne kadar zaman alıyor?

Offff işte kanayan yarama parmak bastınız. Bu o kadar uzun bir süreç ki, önce hangisini anlatsam. Kısaca şöyle diyeyim; bir resmimde 150-200 bin nokta var ortalama. Hatta şu an üzerinde çalıştığım bir resim var 320 bin noktadan oluşuyor! Bunlar tek tek çizilip, kodlanıp, tek tek boyanıyor. Bir asistan ekibim var. Resmen film yapım şirketi gibi çalışıyoruz. Film yapım şirketlerinde nasıl filmi oluşturuyorlar; senaryo, oyuncuların seçimi, setlerin hazırlanması, kostümler, ışıklar, lojistikler falan filan. Aynı bunun gibi benim atölyemde de ekipte herkesin belirli sorumlulukları ve görevleri var. Bu şekilde çalışarak eseri 2,5-3 ay gibi ortalama bir sürede bitirebiliyorum. Boyama aşaması belirli bir sisteme göre oluyor. Bu aşamalarda hatalar, grup değişiklikleri yapabiliyorum ama eserin esas taslağını o küçük kutucukların içine tek tek renkleri kodlama olarak yerleştirdiğimde halletmiş oluyorum. Şu sohbetin başında anlattığım lego olayı gibi. Boyama ise ayrı macera: 150-200 bin nokta tek tek boyanıyor her bir resimde.

 

Dijitalleşmenin sanata bakışında nasıl bir etkisi var?

Dijitalleşme karşıtı değilim. Dijital teknolojiler el emeğini desteklediği sürece varım. Fakat el emeğinin önüne geçtiği zaman hoşuma gitmiyor. Yaşadığımız teknolojik dünya geliştikçe el emeği olanın daha kıymetli olacağı bir gerçek. Yine filmlerden bir örnek vermek istiyorum. Mesela kıyamet senaryosu olan filmlerde insanlar dünyanın sonunun yaklaşacağı anlarda hazırlıklar yapıyor. Nedir işte atıyorum meteor çarpacak, veya bir salgın veya bir uzaylı istilası falan, hemen sığınaklara gidiliyor. O sahnelerde bile dikkat edin sığınağa önemli sanat eserleri, veya insan hakları bildirgesi gibi önemli belgelerin orijinallerini götürüyorlar. Bu insan olmanın dürtüsü gibi bir şey; orijinal olan, tek olan, çilesi çekilerek üretilmiş olana saygı gibi.

Benim resimlerimde hayranlık uyandıran şeylerden biri, ifade etmek istediğim görselliği şaşırtarak sunmuş olmam. 200 bin nokta tek tek el ile boyanıyor. Uzaktan baktığınızda dijital bir teknoloji gibi ama yakından baktığınız zaman her biri dna gibi birbirinden farklı.

Contemporary istanbul gibi birçok sanat fuarında yer alıyorsun. Bu fuarların beklentilerini karşıladığını söyleyebilir misin?

Contemporary istanbul gibi büyük fuarları gladyatör arenası gibi. Bir yıl boyunca hazırlanan, özenle seçilmiş eserler sunuluyor. Ayrıca binlerce insan ile eserlerinizi buluşturma fırsatı yakalıyorsunuz. Bu heyecan muhteşem. Eserlerimi takip eden insanlar son yıllarda fuar için hazırladığım eserleri özellikle bekliyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor. Çünkü fuarlar 1500 civarında eser oluyor ve bir izleyici / koleksiyoner fuardan çıktığında aklında sizin eserinizi kalıyorsa, o kişide bir iz bırakmış oluyorsunuz. Bu başarıyı ölçmenin bir diğer yolu ise sosyal medya. Fuar zamanı, başta instagram olmak üzere, facebook, twitter gibi yerlerde en çok paylaşılan işler akılda kalanlar demektir. Hatta geçen fuarda hürriyet gazetesinden irmak özer yazmıştı, “geçen seneki popülerliğini koruyabilirse bu yıl da çağatay odabaş sosyal medya ünlüleri arasında yer alacak” diye. Benim hoşuma giden, insanların “bu adam bunu nasıl yapmış?” diyerek hayranlıkla bunu paylaşmaları oluyor.

peki türk çağdaş sanat koleksiyonerlerinin beklentilerinin sanatını etkilediği oluyor mu?

Buna bir sanatçının izin vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Ben portre ağırlıklı çalıştığım için değişik tekliflerle karşılaşıyorum; eşinin, anesinin, çocuğunun portresini yaptırmak isteyenler oluyor. Halbuki ben sadece sinema karakterleri üzerine çalışıyorum. Bu taleplerle gelenlere “eşiniz/çocuğunuz vb. Bir filmde oynarsa neden olmasın?” diyorum. Tabi bu işin şakası, ben beslendiğim kaynağın sinema olduğunu ve bundan taviz vermediğimi anlatınca, koleksiyonerler de eselerime daha çok saygı duyuyorlar.

Bugünlerdeki yaşam felsefeni nasıl tanımlarsın?

Günde 18 saat çalışıyorum. Yeri geliyor 3 gün atölyeden çıkmıyorum. Bundan şikayetçi değilim. Aynı zamanda bir aile babasıyım, bir kızım ve eşim var. Onlar da benim başarılarım için büyük fedakarlıklarda bulunup bana hep destek oluyorlar. 4 mayıs 2017’de bozlu art project’de kişisel sergim var. Şu anda tüm enerjim ve düşüncelerimi bu sergiye kanalize etmiş durumdayım. Benim genel yaşam felsefemi anlatan çok güzel bir söz var: “yüreğinin ve beyninin ateşine güvenmeyenler kalıcı başarılara imza atamazlar.” demiş nietzsche!