“Yılda Bir Film” prensibiyle ürettiği çoğu yapımda maalesef otoriteleri ve izleyenlerini ikiye bölen Woody Allen 49. filmi, Rifkin’s Festival ile “Vicki, Cristina Barcelona” başyapıtından sonra yeniden İspanya’ya gidiyor. 

Görsel bir şölen kıvamında filmlere imza atan Allen, San Sebastian’ı izleyiciye yine bir arzu nesnesi olarak sunuyor. Film festivaline giden; sinema aşığı, kaybolmuş bir çiftin yeniden kendini bulma serüvenini İspanya güneşiyle aydınlanan müthiş manzaralar eşliğinde izliyoruz. Fransız bir yönetmenini menajerliğini yaparken ona kapılan kadın ve ilişkilerinin sonunun geldiğinin farkında olduğundan bunu çok da umursamayan bir adamın, iç çatışmaları diğer Avrupalı auter yönetmenlerin ikonik işlerine saygı duruşu niteliğinde. Bergman’ın Persona’sına atıfta bulununan rüyalarda aynı zamanda Welles ve Godard’ın işlerinden de  çokça esinti var. Fransız Yeni Dalgası, İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Sürrealizm gibi akımlar ile sinema tarihine anımsatmalar yapıyor. 

Filmin baş karakteri Mort Rifkin, yönetmen ile çokça benzerlik gösterir. Sinema aşığı bir eğitimci olan Mort, festivalde sinemayı umursayan tek kişidir. Ancak buna rağmen, film boyunca kimsenin çok da dikkate almadığını hissederiz. Hastalık hastasıdır ve kalp krizi geçirdiği paniğiyle bir arkadaşının önerisiyle genç ve güzel doktor Joanna’ya aşık olur. İlk aşkı New York ve sevdiği filmler hakkında sohbet edebilmek ve belki de hiç çevresinden olmayan biriyle hissetmediği duygulara yelken açmayı aşk sanmaktadır. Hastalık hastası olması bir yana festival süresince uydurduğu belirtilerle geçirebileceği her anını Joanna ile geçirmeye çalışmaktadır.  Diğer yandan en başından beri aralarında bir çekim hissettiğimiz Sue ve Philippe daha da yakınlaşmaktadır. İkisi de, birbirlerinden başka birileriyle vakit geçirmelerine göz yumarlar. Sonrasındaysa Mort’un da “ Yıllar ne hızlı geçti de ben Sue ile mesafeli bir ilişkide kayboldum.” söylemiyle en başından beri hissettiklerimizle olay akışına kendimizi bırakıp trajik baş karakterin durum komedilerine odaklanıyoruz. 

Filmin finalinde, ölüm ile bir satranç oyunu oynayan Rifkin, Allen ile kolayca özdeşleştirebileceğimiz bir sahne. Allen “Ölümden korktuğumdan değil, sadece geldiğinde orada olmak istemiyorum.” şekilinde bundan bahseder. Aynı Rifkin de onun gibi zaman kazanmak için ölüme sorular sorar. Hayatı, ilişkileri ve duyguları sorgulatan ve etkileyen filmde Allen, sinemaya olan aşkını çarpıcı bir şeklide tekrardan gözler önüne serer.