Yolu İstanbul Beyoğlu ile kesişen Fransız fotoğrafçı Ugo Woatzi, Bukalemun adlı fotoğraf serisiyle kuir sanatına dair kişisel yorumunu bizimle paylaşıyor.  Ugo’nun fotoğrafları kendini keşfetme yolculuğunun bir sonucu olduğu için, bukalemunvari fotoğrafları, kuir topluluğunun mücadelelerine ve etkileyici hikayelerine vurgu yapıyor. 

Konsepte aşina olmayanlar için, kuir sanatını kendi kelimelerinizle nasıl tanımlarsınız?

Tarihsel olarak ”queer”, LGBTQ+ topluluğuna karşı kullanılan bir küfürdü, 80’lerin başında bu topluluklar tarafından yeniden ele geçirildi ve benimsendi. Kendi çağdaş sanatsal pratiğimde kuir sanat politiktir ve bir kabul ve ütopya çağrısıdır.

Neden “bukalemun” adını seçtiniz?

Kuir bir insan olarak kendi deneyimlerime bir metafor olarak “bukalemun” adını seçtim. Açığa çıkaran ama yine de gizleyen, bir bukalemun gibi saklanan, harmanlayan ve uyum sağlayan– bir hayatta kalma ve koruma aracı olarak.  

Proje aklınıza nasıl geldi?

Fransa’nın güneyinde ataerkil ve geleneksel bir köyde büyüyen biri olarak deneyimlediğim kişisel hikayemden esinlenim, “erkek” olabilmek için belirli etik kodlara ve kurallara uymam gerekiyordu.  Kimliğimi özgürce kucaklayamazdım … çoğu zaman kendimi gizleyip rol yapıyordum. Eşcinselliğimi saklayarak, yalnız ve gizli bir hayat yaşadım, cinselliğim tarafından yargılanmaktan korktum. 

Fotoğraflarınızda flaş ışıkları ve dar bir perspektif görüyoruz. Bu stili tercih etmenizin bir nedeni var mı?


Belirli bir sahneyi, kişiyi veya hikayeyi vurgulamak için flaş kullanıyorum, geceleri görüntü oluşturmayı da seviyorum. Yeni gerçeklikler yaratmak adına tanımlanamayan ütopik alanlar inşa etmek için dar bir perspektif kullanıyorum.

Fotoğrafçılığın bir mesaj vermesi gerektiğini düşünüyorum. 

İstanbul da dahil olmak üzere farklı şehirlerde yaşadınız.  En özgür hangi şehirde hissettiniz ve neden? 

Istanbul’da ilk defa 2012 yılında yaşamaya başladım. Fransa dışında ilk defa bir yerde yaşıyordum, benim için inanılmaz ve besleyici bir deneyim oldu. Ama bugün Brüksel’de kendimi çok rahat hissediyorum. Kamusal alanlar hala kuir insanlar için sorunlu ve tehlikeli olsa bile, seçtiğim ailemin olduğu yerde kendimi evdeymişim gibi hissediyorum.

Pera ile ilgili hatırladığınız önemli bir anınız var mı? 

Pera’ya dair o kadar çok anım var ki, özellikle gece hayatı, hiç uyumayan bir yer ve gece hayatını bir özgürlük, aşk, deneme ama aynı zamanda tehlike alanı olarak keşfettim.  LGBTQ + topluluğu için gece hayatı kesinlikle kendimizi birçok yönden ifade edebileceğimiz bir alan. İstanbul’a geldiğimde kimseyi tanımıyordum, bu yüzden istediğim kişi olmakta özgürdüm, genç bir eşcinsel olarak kimliğimi keşfettim ve deneyimledim. 

İstanbul hakkındaki izleniminiz neydi? İstanbul’u Asya ve Avrupa’nın kesişimi yapan nedir?

İstanbul’da farklı bir yaşam tarzı keşfettim, şehrin güzelliğinden ve İstanbul’un sunduğu tüm olanaklardan çok etkilendim. Tarihi ve kültürü inanılmaz, Avrupa’dan Asya’ya vapur ile geçmek gerçekten çok büyülü bir deneyim.

Görsel aktivizm benim için çok önemli.

Bukalemun serisinin kuir topluluğunun mücadelelerini vurguladığını göz önünde bulundursak, fotoğrafın bir mesaj vermesi gerektiğini düşünüyor musunuz? 

Kuir topluluğunun sadece mücadeleleri değil, aynı zamanda güzel hikayeleri.  Şahsen fotoğrafçılığın bir mesaj vermesi gerektiğini düşünüyorum. Sanatın toplumsal farkındalığı arttırması gerekiyor, “bukalemun” projem kişisel deneyimlerden başlayıp kolektif deneyimlere dönüştü ve aynı zamanda politik de oldu. Bu “görsel aktivizm” benim için çok önemli.

Fotoğrafçılığı diğer sanatlardan farklı kılan nedir?

Fotoğrafçılığı seviyorum çünkü arşivlerime dayanarak hikayeler yaratabiliyorum.  Fotoğrafçılığı, ne istediğimizi ifade etmenin kişisel ve kolektif bir yolu olarak görüyorum. Ayrıca fotoğrafçılığı bir performans olarak görüyorum ve bu ortamı mümkün olan birçok şekilde, enstalasyonda, videoda, heykelde kullanmayı seviyorum. Fotoğrafçılık çok bukalemunvari ve ben bunu çok seviyorum.

Tüylerinizi diken diken hissettiğiniz veya bu konudan ilham aldığınız herhangi bir sanat eseri var mı?  

Fransız fotoğrafçı ve şair Pierre Molinier’in eserlerini gerçekten çok seviyorum. Eserleri bedenleri, cinsellikleri, kimlikleri anlatıyor, toplumsal yapıları ve normları sorgularken gerçeküstü ve ütopik bir hal alıyor. 

Güney Afrika’da fotoğrafçılık eğitimi aldığınız için Avrupa estetiğinin dışında olmak fotoğrafçılıktaki konseptinizi değiştirdi mi? 

Kesinlikle farkındalığımı arttırdı ve Avrupalı kuir bir sanatçı olarak kendi konumumu sorgulattı.  Johannesburg’da çoğunlukla Afrika fotoğrafçılığını öğrendim ve Samuel Fosso ve Zanele Muholi’nin eserlerine aşık oldum. Orada ayrıca kişisel hikayemden ve geçmişten gelen travmadan kurtulmanın bir aracı olarak otoportre çalışmaya başladım.

In Conversation with Sıla Sağlam