Siyah beyaz fotoğraflar genelde hüznü çağrıştırır, ama Guido Castagnoli’nin serisi için durum tam tersi. Judith Butler’dan ilham alarak oluşturduğu “Bodies that Matter” serisi özgürlüğün ve farklılığın içindeki güzelliği ortaya çıkarıyor. Guido, karelerinde sadece görüntüleri değil, hisleri de biriktiriyor.

“Bodies that Matter” projesinin başlangıç noktasını anlatır mısınız?

Fikrin ilk tohumları yaklaşık beş yıl önce İtalya’dan Berlin’e taşınmamla atıldı. Berlin’in tuhaf ruhu ve enerjisi, çeşitliliğe açık duruşu ve hoşgörüsü “ara cinsiyet” “biyolojik cinsiyetten bağımsız” ya da “geçiş” halinde olan insanlar hakkında bir proje başlatmak için bana ilham verdi. Fikir üzerinde biraz çalıştıktan sonra bu projeyi derinleştirmek için doğru bir zaman olmadığını fark ettim ve fikri askıya aldım. Projelerimde hislerime ve ilham duygusuna büyük önem veririm ve onların beni yönlendirmesine izin veririm; bence işimi yapmanın tek doğru yolu bu. O sırada Amerikalı filozof ve cinsiyet kuramcısı Judith Butler’ı keşfettim ve fikirlerine aşık oldum. 2017 Mart’ta projenin asıl kıvılcımlarını zihnimde yeniden hissettim ve her şeyi daha net gördüğümden projeye yeniden başlamaya karar verdim; serinin ismini de Butler’ın bir işinden ödünç aldım. Odağım 2012’deki fikrimde olduğu kadar dar değildi. LGBTQ+ topluluğuyla olan uzun, aktif ve güçlü tarihiyle Berlin’de deneyimleyebileceğiniz geniş ve inanılmaz çeşitlilik ve özgürlük atmosferini yüceltmek istedim. Ne yazık ki günümüzde hala “norm” olarak algılanan o ikili vizyonun arasında kalan sonsuz gri tonlarını kutlayan bir proje olmalıydı.

Bu seriyle neyi amaçladınız?

Önceliğim çalışmak ve keşfetmektir. Kişisel bir deneyim süreci diyebilirsiniz; bir tür yaratma, bağ kurma ve bana yeni gelen bir şeyi inceleme isteği. Arkasında doğrudan herhangi bir siyasi mesaj ya da propaganda yok. “İnsanlık” dediğimiz bu güzel tiyatroyla yüz yüze gelme ve onu kendi hassasiyetimin bir sonucu olarak, bir fotoğraf gibi somut ve değişmez bir unsura dönüştürme hissinden ibaret. Meselenin tarihi ve kendi tarihimin bir karışımı gibi. Ama nihayetinde dünyaya, çeşitlilik ve özgürlükte ne kadar fazla güzellik olduğunu göstermenin de bir yolu. Yani evet, görenleri muhafazakar zihnin ikili uykusundan uyandırmanın da bir yolu. Ama dediğim gibi, bu kendiliğinden gelişen bir sonuç, projemin asıl motivasyonu değil.

Berlin’deki LGBTQ+ topluluğuyla nasıl bir etkileşim kurdunuz?

Bahsettiğim gibi ben bilmediğim, beni meraklandıran ve bana ilham veren şeyleri fotoğraflıyorum. Bu topluluğun tamamen dışındayım. İlham verici insanlarla iletişime geçmek için sosyal medyadan faydalandım. Facebook bir topluluğa ulaşma anlamında son derece faydalı çünkü biriyle başlayıp onların arkadaşlarına, arkadaşlarının arkadaşlarına ulaşabiliyorsunuz; böylece eriştiğiniz topluluğun büyüklüğü gittikçe artıyor. 2017 Mart’ta Facebook’ta birilerini eklemeye ve onlara fikrimi açıklayan mesajlar atmaya başladım. Sonrasında süreç başladı ve portreler için buluşma planladık.

 
Süreçten biraz bahseder misiniz?

“Bodies that Matter”daki portreleri öznelerin güvende ve rahat hissedebileceği yerler olan evlerinde çektik. Bazı özneler farklı sebeplerden ötürü evde çekim yapmak istemediklerinden ikinci alternatif olarak şehirde sevdikleri ve bir bağ kurdukları bir yeri seçmelerini istedim. Evlerine gidip dairedeki olası en iyi noktayı aramaya başlıyorum. Yalnızca pencereden gelen günışığıyla çalıştığım için genelde cam kenarına yakın yerler seçiyorum. Kamerayı hazırlıyorum ve özne olmadan arka planı çekiyorum. Arka plan benim için çok önemli; yani sadece “arka plan” değil. Sonrasında özneden çerçevede girmesini istiyorum; böylece özne ve ambiyansın uyumlu olup olmadığını görebiliyorum. Özne ve çevresi arasında bir uyum sağlamak için birkaç değişiklik yapıyorum. Bu sırada özneye süreci anlatıp yalnızca iki fotoğraf çekeceğimizi söylüyorum. Gerek teknik sebeplerden gerekse deklanşöre basarken öyle hissetmelerini istediğimden son derece sabit durmalarını, kendilerini dondurmalarını isteyeceğim bir an geleceğinden bahsediyorum. Yalnızca sabit durmalarını değil, aynı zamanda bu “sabitliği” performansa dayalı bir şekilde hissetmelerini istiyorum. Bu bir poz ama aynı zamanda fotoğrafta “poz” anlayışını yok etmek istiyorum. Bu nedenle öznelerden oldukça basit bir poz seçmelerini istiyorum ve gerekirse birkaç küçük düzeltme yapıyorum. Doğası gereği sahte ve temsili olan bir süreçte özgünlük aramaya benziyor.

Fotoğraflarını çektiğiniz insanlardan kişisel hikayeler topladınız mı?

Onların hislerini ve portre çekimi için birlikte geçirdiğimiz zamandaki deneyimleri topluyorum. Röportaj yapıp herhangi bir not yazmıyorum, sormak istediğiniz buysa eğer. Onlarla ilk kez portre çekimleri sırasında tanışıyorum. Bu süreç büyük bir konsantrasyon gerektiriyor. Yani evet, bazı şeyler konuşuyoruz, hikayelerimizden küçük parçalar paylaşıyoruz ama zamanımızın çoğunda sürece odaklanıyoruz. Nihayetinde bu iki insanın birbirini tanıması için samimi bir yol.

Bu proje için neden analog fotoğraf makinesini tercih ettiniz?

Mesele analog olması değil. Ben büyük format makinelerle (20×25 cm) çalışıyorum ki bunların kullanımı 35 milimetre, hatta analog kameralardan çok farklı. Küçük formatlı yansımalı kameralara kıyasla çok daha az şey çekebiliyorsunuz ve bu da süreci yavaşlatıyor. Dahası, kendimi portresini çektiğim her öznenin yalnızca iki fotoğrafını çekecek şekilde sınırlandırıyorum. Hataya yer olmadığı için her fotoğraf büyük bir gerginlikle dolu oluyor. Bir de iki fotoğraf arasında seçim yapmak zorunda kaldığınızda biri daima daha iyi ve güzel oluyor. Belki de bu yüzdendir ki nihayetinde elinizdekiyle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. İkinci bir sebep de 20×25 cm’lik analog negatiflerin gerek çözünürlük gerekse renk aktarımı ve grinin tonları anlamında herhangi bir dijital sistemin sunamadığı kadar iyi bir kalite sunması. 20×25’liğin kendine has bir estetiği var çünkü çok kısa alan derinlikli fotoğraflar üretebiliyor. Asıl baskıyı büyük boyutta gördüğünüzde bunu özellikle daha iyi fark ediyorsunuz. Öznenin gözleri daima odak noktası olsa da etrafı ve arka plan odakta değil; bu da fotoğrafın nihai üç boyutluluğuna katkıda bulunuyor.

Sürecin sonundaki deklanşör sesinin bilinç ve varlık anlamında yoğun bir an olduğundan bahsettiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Portre kısmı bittiğinde çoğu özne bu kameranın önünde durmanın ne kadar duygusal bir deneyim olduğundan bahsetti; kamera öylesine büyük ki beni neredeyse göremediklerinden kamerayla baş başa gibi hissediyorlar. Bu sabit kalma performansı özneyi o anda olmaya, gerginlik ve enerjiyle titremeye götürüyor. Benim için de öyle. Bu kamera oldukça karmaşık bir kullanıma sahip. Fotoğraf çekebilmek için birçok harekette bulunmanız gerekiyor. Tüm bu konsantrasyon sizi o anda ve o anın bilincinde olmaya itiyor.