Film ve yeni medya çalışmalarıyla tanıdığımız Deniz Tortum hastaneleri toplumun küçük ölçekli bir modeli olarak tanımlıyor. Babasının hekimlik deneyimi sebebiyle hastanelerde geçen çocukluk ve ilk gençliğinin getirdiği perspektifi “Maddenin Halleri” belgeseline aktaran Tortum’un bu projeyi hayata geçirmesindeki en önemli sebep ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin yıkım kararı.

Farklı zamansallıklar ve zaman akışları belgeselin kalbinde yatan konulardan biri. Perdenin dışına çıkan sinema, bilgisayar oyunları, simülasyonlar, kendi kendini yaratabilen hikâyeler ve dünyalar üzerine çalışan Tortum ile hastanelere farklı bir açıdan bakma fırsatı sunan belgeseli “Maddenin Halleri”, VR teknolojisini kullandığı “Selyatağı” ve şu an üzerinde çalıştığı, Reha Erdem ile birlikte yönetmen koltuğuna oturduğu “Fluxx” filmi üzerine sohbet ettik.

Hastaneler birçoğumuzun anılarında travmatik hisleri tetikliyor. Kimimiz bir yakınımızı beklerken geçirdiğimiz zor saatleri unutamayıp sonraki hastane ziyaretlerimizde kötü hissediyoruz, kimimiz ise belki çocukken yaptığımız zorunlu hastane yolculuklarını bile atlatamıyoruz. Hatta zihnimizdeki anıları açığa çıkaran “hastane kokusu” diye bir kavram bile var. Babanızın 30 yıllık hekimlik deneyimi sebebiyle sizin de çocukluk ve ilk gençliğiniz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde geçmiş. Sizde hastanenin uyandırdığı his nedir?

Hastaneler bende pek çok hissi aynı anda uyandırıyor, özellikle Cerrahpaşa… Çocukken zorunluluktan gittiğim, koridorlarındaki ilaç kokusundan hoşlanmadığım, vakit geçirmekten sıkıldığım bir yerdi. Beş altı yaşlarındayken bir kere ameliyat olmuştum, hatıramda pek bir şey kalmadı fakat narkoz öncesi doktorların suratlarını hayal meyal hatırlıyorum. Büyüdükçe daha ilginç gelmeye başladı hastane, kalabalık ve pek çok farklı insanın girip çıktığı bir yer, toplumun küçük ölçekli bir modeli gibi. Babaannem hastalığı sırasında uzunca bir süre Cerrahpaşa’da yatmıştı, ilk kez o zamanlar hasta yakını olarak hastanede vakit geçirmiştim; hastanenin zamanı, koridorlar daha başka bir şeye dönüşmüştü. “Maddenin Halleri”ni çekerken ise hastanede çalışan biri gibiydim, etrafı öyle gözlemlemiştim. İnsan hastanede pek çok farklı role, ruh hâline bürünebiliyor, pek çoğunu deneyimlediğimi, en azından gözlemlediğimi düşünüyorum, o yüzden tüm bu hisler üst üste binmiş, katmanlı ve karmaşık bir duygu oluşturmuş bende.

“Maddenin Halleri” belgeselinin hayata geçişini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin yıkım kararı tetiklemiş. Fikir nasıl ortaya çıktı, sizin için nasıl bir süreçti?

2015 senesinde Cerrahpaşa’nın yıkılacağına ve taşınacağına dair haberler ve söylentiler artmıştı. Ben de aslında yıllardır Cerrahpaşa’da geçen bir film yapmak istiyordum, özellikle babamdan duyduğum hastane hikâyeleri çok ilginçti. İlk orta metrajlı filmim “Zayiat”ta da hastanede geçen birkaç sahne vardı. Yıkım haberleri çoğalınca ani bir kararla çekimleri yapmaya başladık, 2015-2018 arasında ara ara dönemlerde çekimleri, bu sürece paralel olarak da filmin kurgusunu yaptık. Oldukça uzun ve sonunu da tam göremediğimiz bir süreçti, film zaman içinde olduğu bu hâle evrildi.

Mekânın hafızasını belgelemek ise belgeselin bir başka meselesi. Bu belgesel ile mekânı ölümsüzleştirmek mi istediniz? Amacınız neydi?

Mekândan ziyade mekânın içindeki tüm olanakları, olasılıkları, ilişkileri, dizilimleri belgelemek; insan duygularını, ilişkilerini arşivlemek; “tıp 2010’larda bu yöntemlerle, bu teknolojilerle yapılıyordu, doktor odalarında böyle sohbetler dönüyordu, böyle bir yer, filmde gördüğünüze benzer bir şekilde vardı” demek için.

Belgesel adını nereden alıyor?

Hastanedeki döngüyü, hayatın döngüselliğini, maddenin dönüşümünü gözlemleyen bir film; aynı zamanda sadece insanlarla ilgili bir film değil, tıbbi cihazlarla, binalarla, kedilerle de ilgili bir film. İnsanın ötesinden hastaneye bakmaya çalışıyor. Bunlara işaret eden bir ismi olsun istedik filmin.

Başlık hakkında düşünürken Timothy Morton’ın ürettiği Hipernesne kavramı da ilham vermişti. Dünyadaki kimi şeyler, iklim değişikliği ya da internet mesela, insanların kendi duyularıyla algılayabileceğinden çok daha büyük, yerel olmayan fakat yerel tezahürleri olan gezegene yayılmış nesneler. Sadece belli parçalarını, kısımlarını görüp anlayabiliyoruz. Hipernesnelerin bir özelliği de “fazlılık”. Çok hâli olan, zamansal olarak bizim zamanımızla denk gelmeyen ya daha büyük zamanlara yayılan ya da küçük zamanlara sıkışan, boyut aşırılığı olan nesneler. Maddenin Halleri de hastaneye bir hipernesneymiş gibi, ne olduğunu anlayamayacağımız çok büyük bir sistem, doktorlarından hastasına, ekipmanlarından binalarına kendi hayatı olan, farklı zamansal boyutlarda yaşayan bir organizma olarak yaklaşmaya çalışıyor.

“Maddenin Halleri” belgeseli boyunca gerek büyük gerek küçük pek çok operasyon, ameliyat, muayene gibi anların perde arkasına tanıklık ediyoruz. Bu doğal akışı belgesele nasıl aktardınız?

Bir yandan babamdan ötürü hem hastaneyle hem hekimlerle yıllara dayanan bir ilişkim vardı, onun yarattığı bir güven oluyor. Öbür yandan ise doğal akışı yakalamak için onun parçası olmak, sabırla gözlemlemek, bekleyerek, acele etmeyerek film çekmek gerekiyor sanırım.

Belgeselde, sansür de olmaması sebebiyle, izlemenin zor olduğu operasyon sahneleriyle sık sık karşılaşıyoruz. Bu anlarda en çok dikkatimi çeken doktorların belki robotik, belki duygusuz, belki derin bir rutin döngünün içinde kaybolmuş gibi görünen hâlleri, her şartta görevlerini sürdürüyor oluşlarıydı. Bu tabii sadece dışarıdan bir gözlem. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Doktorların yaptıkları işi sürdürebilmesi için duygusal olarak bir mesafe koymaları gerekiyor, hem hastalara hem yaptıkları işe karşı. Çoğu ameliyat bir ölüm kalım savaşı olmuyor, genellikle ameliyatlar biraz daha rutin yapılıyor. Tek bir ameliyatın duygusal yükünü taşımak bile güçken bir sürü ameliyatın duygusal yükünü taşımak imkânsız. Hastalarla öyle bir duygusal ilişkiye girerseniz bitersiniz, bir sene sonra istifa edersiniz. İlk bakışta soğuk ve duygusuz gelen şey bu işi uzun seneler yapabilmek için oluşturulmuş bir çalışma yöntemi, duygu hâli. Doktorlar her gün dikkatli bir şekilde ama bazen şakalaşarak bazen sinirlenerek, bazen ifadesizce ya da kendilerini rahatlatarak işlerini yapıyorlar.

Doktorlar, özellikle de pandemi döneminde, kıymetlerini daha da iyi anladığımız gizli kahramanlar. Her mesleğin kendine göre pek çok zorluğu var ancak bir insanın yaşamının devamında etkili olmak, onu iyileştirmek hem büyük bir güç hem de büyük bir sorumluluk. Peki ya bir doktorun çocuğu olmak nasıl bir his?

Çok zor bir soru, sadece bir doktorun değil, herhangi birinin çocuğu olmak zaten çok karmaşık bir şey. Doktorların hayata net bir bakış var. Her şey olduğu gibi. Hayat var, ölüm var, hastalık da var, bazı hastalıklara yapacak bir şeyimiz yok. Keskin bir gerçekçilik. Bununla beraber de toplumdaki çoğu kişinin tanık olmadığı şeyleri görmek, çoğu kişinin sahip olmadığı tedavi etme yetisine sahip olmak, toplumun her kesiminden insanla ilişki içinde olmak. Ailemin doktor olmasının yarattığı sağlık anlamında bir güven var, başıma bir şey gelirse, gidebileceğim insanlar en yakınlarım.

Morg, hastane imamı ve kendisinin ölüm tasviri belgeselin benim için en ilginç bölümlerinden. Ölüm baktığın/olduğun yere göre değişen bir kavuşma ya da ayrılış, hüzün ya da mutluluk olabilir. Siz bu tasvir ve ölümün normalleştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmin genelinde olan tıbbın bilimsel bakış açısından ayrılan, dine, mitlere dayalı şiirsel bir tasvir. Açıklama imkânımız olmayan şeyleri bir şekilde anlatısal hâle getiren, ölüm dediğimiz ve hayatlarımızda ötelediğimiz, aklımıza kötü bir şey olarak yazdığımız bir şeyi hayatın parçası yapan ya da güzel bir şey olarak bile bakabilmemizi sağlayan bir hikâye.

Filmde de buna benzer bir tema var aslında: insanın kendi vücudunda başlayıp kendi vücudunda bitmediği; insanların, binaların, kedilerin, ilaçların toplu bir organizma oluşturduğu; tek bir kişinin ölümünün sadece o kişinin ölümü olmadığı; öldükten sonra maddesel, duygusal, fikirsel şekillerde -en azından bir süre- tezahürlerinin yeryüzünde kalacağı, başka şeylere aracı olacağı, hayatın döngüselliğine katılacağı… Film kendi mitini yaratıyor, imam kendi mitini anlatıyor, bu döngüsellik fikri filmin içinde başka şekillerde yer buluyor kendine.

Hastaneler bana hep uzun bekleme sürelerini anımsatır. Kimi zaman belirsiz kimi zaman ise sonucun belli olduğu dipsiz zaman akışları. Belgeselde de bu uzun bekleyiş hâllerini çok iyi verdiğinizi düşünüyorum. Bunu izleyiciye aktarmak için nelere dikkat ettiniz?

Hastanede o kadar farklı zaman bir arada yaşanıyor ki. Bir hasta tomografisini çektirirken, o cihazın içindeki beş dakika sonsuzluk gibi gelebiliyor ya da narkoz almışken veya yoğun bakımda uyutulurken o zamanlar hiç yaşanmamış gibi geçebiliyor. Doktorlar için zorlu bir ameliyatta, gece nöbetlerinde vakit hiç geçmezken, öğle molaları bir anda bitiyor. Yoğun bakımda yakınınız varsa, hasta bilgilendirmeyi beklerken dakikalar akmıyor. Hastanede her odanın, her mekânın farklı zamansallığı kendini size gösteriyor, ifade ediyor.

Bu tip farklı zamansallıklar, farklı zaman akışları filmin kalbinde yatan konulardan biri. Film bir kadavra sahnesiyle açılıyor. Ortada bir kadavra var, etrafında genç doktorlar. Hepsi birer beden ama zamansal olarak birbirlerini ıskalamış, zamansal olarak aynı alanı paylaşamayan bedenler. Bunun yarattığı bir gerilim ve hüzün olmasına rağmen eğitim olanağı ve bilgi de bu zamansal ıskalamadan ortaya çıkıyor. Filmin sonlarında hastanenin şimdiki hâlini, geçmişini ve geleceğe kalabilecek mekânsal bir arşivini, lazer tarayıcıyla çekilmiş nokta bulutu arşivini görüyoruz. Hastanenin farklı zamanları, farklı geçmişleri, farklı gelecekleri üst üste biniyor.

Pandemi döneminde pek çok festival de çevrim içi olarak gerçekleşmeye başladı. İnternetteki film gösterimlerinin sadece belli başlı platformlar tarafından değil ama daha dağınık ve çeşitli kurum ve kişiler tarafından yapılmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

“Maddenin Halleri”nden önce “Selyatağı” geldi. “Selyatağı” filminin konusu ve kullandığı VR teknolojisinden bahsedebilir misiniz?

“Selyatağı”, Emre Yeksan’ın “Yuva” filminin dünyasında geçen, onunla paralel bir proje olarak tasarlandı. Talan edilen bir ormanda yaşlı bir ağaçtan bir büyü yayılıyor, ormandaki tüm insanlar yavaş yavaş uykuya dalıyor. Ormanın mekânsallığını vermek, ormanın gözünden dünyaya bakmayı denemek için 360 derece VR filmi olarak çektik.

Perdenin dışına çıkan sinema, bilgisayar oyunları, simülasyonlar, kendi kendini yaratabilen hikâyeler ve dünyalar üzerine çalışıyorum. Topluca “Simülasyon Sanatları” diyorum şu sıralar. Bilgisayar teknolojileriyle görsel anlatı mecralarının birleştiği bir alan, beni çok heyecanlandırıyor kesinlikle.

“Maddenin Halleri”, 39. İstanbul Film Festivali ve 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülüne layık görüldü. Engelsiz Filmler Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini, ABD prömiyerini yaptığı Imagine Science Film Festivali’nde ise Labocine Özel Mansiyon Ödülü’nü kazandı. Şimdi de yolculuğuna MUBI’de devam ediyor. Çevrim içi platformlar ve ulaşılabilirlik yolundaki etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmlerin çevrim içi platformlarda gösterilmesiyle kesinlikle daha fazla seyirciye ulaştık. Pandemi döneminde pek çok festival de çevrim içi olarak gerçekleşmeye başladı. İnternetteki film gösterimlerinin sadece belli başlı platformlar tarafından değil ama daha dağınık ve çeşitli kurum ve kişiler tarafından yapılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Büyük platformlar arasında da çeşitliliğin çok olması önemli, bu yüzden MUBI önemli bir boşluğu dolduruyor. Öte yandan sinemaya gitmeyi, sinemada beraberce film izlemeyi çok önemsiyorum. Çevrim içi gösterimlere paralel olarak, AVM modellerinden bağımsız film gösterim alternatifleri üretmek de çok önemli.

Bir sinemacı olarak platformların ellerindeki güç beni korkutmuyor değil. Netflix’in algoritmalarıyla, data analizleriyle yarattığı bir film külliyatı oluşuyor. En önemli kıstasınız daha fazla insanın izleyeceği filmler yapmak olursa, o yolun sonu basitliğe çıkıyor. Zaten bağımlılık yapan, rahatça anlayıp hızlıca dopamin arttıracak şeylerin peşinden gidiyoruz, fakat derinleşmemize, dönüşmemize imkân tanımayan şeyler oluyor bunlar. Evet kafa dağıtabilmemiz önemli fakat sinemanın (ve internetin) sayısız olanağından sadece biri bu.

Şu an yeni filminiz “Fluxx” üzerinde çalışıyorsunuz. Reha Erdem, Ecem Uzun, Deniz Tekin gibi isimler de projede dikkat çekiyor. Bizi bu film kapsamında neler bekliyor biraz bahseder misiniz?

Yönetmenliği Reha Erdem ile beraber yaptığımız bir proje, doğaçlama bir kurmaca film, avant-garde bir müzikal. Deniz Tekin, Ecem Uzun, Nur Fettahoğlu, Taner Birsel gibi oyuncular, müzisyenler var filmde. Hep beraber kolektif olarak ürettiğimiz bir iş, oyuncular da filmin yaratımına dahil, oynadıkça hikâyeyi şekillendiriyorlar, sürecin ve akışın peşinden gidiyoruz. Çekerken filmin hikâyelerini buluyoruz, çekimlerle paralel olarak filmi montajlıyoruz. Gençlikle, genç olmakla, düştüğümüz çukurlarla ilgili bir film, aile çukurları, mahalle çukurları, devlet çukurları… Bu çukurlardan nasıl çıkar, üstlerinden nasıl atlayabiliriz, çukurlardan atlamanın dansı nasıl olabilir, bu sorular etrafında filmi çekiyoruz.