Sanat yapmak, hayaletlerle boğuşmayı içerir. Anın öncesinden ve sonrasından gelen yaratıcıların hayaletleri… Geçmişin başarılı izleri ve gelecekteki potansiyellerin vaatleri ile doludur bu boğuşma. Kaçınılmaz ağırlığı ile sanatçıya varlığını her daim hissettirir. Alışılması gereken bir gerçekliktir. Belki de üretilen işe değer katan ve ruhu besleyen de bu gerçekliklerdir. Ingmar Bergman ise hiç kuşkusuz sinema adına yaptıkları ve etkilediği sanatçılar ile bu nefis hayaletlerin içinde. Mia Hansen-Løve bu gerçeğin oldukça farkında olarak Bergman Island filmiyle Fårö adasına bir gezi düzenliyor ve filmin içinde film yaratan karakterlerle paradoksal bir deneyim sunuyor.

L’avenir, Goodbye First Love, Eden ve Tout est Pardonné filmleriyle tanıdığımız Mia Hansen-Løve’ın son filmi Bergman Island. Şimdiye kadar olan filmlerinden izleyiciye, karakterlerini çok açık veya basit hale getirmeden ruhlarına davet etme yeteneğini sergilemişti. Şimdi Bergman Adası’nda, başka sanatçıların gölgesinde sanat icra etme çabasına gözünü çeviriyor ve karakterlerimiz Tony ile Chris’in Fårö Adası’ndaki maceralarını anlatıyor.

Chris ve Tony, biraz dinlenmek ve yazmak için Bergman turizmi esintili adaya seyahat eden film yapımcısı bir çift. Tony’nin masterclass dersleri için Fårö Adası’ndalar. “milyonlarca insanı boşandıran film” olarak anılan Scenes from a Marrige (1974)’deki, çökmekte olan ilişkilerin yıkıcı sahnelerine tanıklık etmiş o meşhur yatakta her gün uyanıyor ve senaryoları üzerine çalışıyorlar. Ne yatağın nahoş hikayesi ne de Bergman’ın adaya dağılmış başarı hikayeleri altında ezilmeden… Ne de olsa onlar çalışmak, alabilecekleri tüm ilhamı almak ve belki de resmi bir “Bergman Safari” ile adayı gezmek için oradalar. 

Chris ile Tony’nin birbirinden farklı gelişim gösteren yolculukları ile izleyici olarak içsel bir yolculuğa çıkıyoruz. Chris’in perspektifinde, kendinden ticari anlamda daha başarılı olan hayat arkadaşı daha hızlı yol alır ve uyum sağlarken, kendisi bulunduğu adaya sinmiş Bergman izleri ile yönetmeni, adayı, ilişkisini ve hikayesini keşfediyor. Tony ile olan fikir paylaşımlarında yaşadığı dürüst zorluklar, adanın verdiği özgürlük hissiyle kaybolmaları ve sorduğu sorularla senaryosunu seyirciden bağımsız büyütüyor ve filmin ortasında Tony’e hikayesini anlatmaya başladığında bambaşka karakterlerin dünyasına geçiveriyor.

Filmin ortasından itibaren bu anlatılan yeni hikaye filmin gerçeği oluyor ve artık baş karakterimiz bambaşka bir yüzle karşımızda can buluyor. İzledikçe ilginç bir şekilde birbirine daha çok benzeyen boncuk gözlü karakterler Chris ve Amy, bağımsız karakterler olarak uyumlu ve birbirini tamamlayan performanslar sergiliyor, film içindeki iki dünyayı iç içe geçiriyorlar. Senkronizasyonlarının belirginliği, Ingmar Bergman’ın Persona (1966) filmindeki Bibi Andersson ve Liv Ullmann’ı andırmaya başlıyor. Fakat “No one expects Persona.” diyor Tony Chris’e. Ve Chris “Thank goodness.” ile bu hayaleti kışkışlıyor.

Zikredilen hayaletler, Bergman Island’ın atmosferinin ve anlatısının sadece bir dışavurumu, göz korkutmasın. Ne de olsa İsveçli film yapımcısı Ingmar Bergman, hayaletlere her şeyden çok inanıyordu. Lakin tüm bunlar, Bergman Island filminin Hansen-Løve’un tamamen kendisine ait olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bergman’ı taklit etmeye veya üzerine yorum yapmaya çalışmak yerine, biz hem bir şeyler üretmeye hem de hayatımızı yaşamaya çalışırken, kendi ideallerimiz ve idollerimiz tarafından nasıl takip edildiğimizi sorguluyor yönetmen. İzleyiciye de bu sorgudan kendi payına düşeni bırakıyor sessizce.

Ingmar Bergman’ı anarak Mia Hansen-Løve evreninde salınmak için linkteki playlisti takip edebilirsiniz!