Yaratıcılığının altında yatan korku ve dehşet ögeleri, Francis Bacon’un sanatını rahatsız edici güzelliğe taşıyan unsur. Travmaları mercek altına alarak hayatın adil olmayan yanını tuvaline yansıtan sanatçı, yirminci yüzyılın dehalarından. Bacon’un yaşamı, sanatı ve eserlerinin psikolojisini mercek altına alıyoruz. 

2017 yapımı “Francis Bacon: A Brush with Violence” adlı belgesel, yirminci yüzyılın en önemli sanatçılarından olan Francis Bacon’un hayatına ışık tutuyor. Gürültülü, sarhoş, kaba ve kibirli görünen kabuğunun altında dikkatlice saklanmış lanetli bir adam taşıyan Bacon’ın eserlerine yansıyan iç dünyası, sanatçı bir ruhun yaratmak için beslenebileceği en karanlık konuları bize gösteriyor. Eserlerine üstünkörü bir bakış atan herkesin içgüdüsel olarak hissettiği rahatsızlığı anlamlandırabilmek için ise Bacon’un yaşamına ve özellikle çocukluğuna göz atmak şart.

Self Portrait – 1975

1909 yılında Dublin’de doğan Bacon’un çocukluğu; alışılagelmiş, yeteneği küçük yaşta keşfedilen sanatçı hikayelerinden biraz daha farklı. Babası ile küçük yaştan itibaren zor bir ilişkisi olan ve sevginin sıcaklığından uzakta büyümüş olan Bacon, eserlerindeki şiddetin kaynağı olarak da aslında bu çocukluk ve ilk gençlik yıllarını gösteriyor. Erken yaşta aile evinden ayrılan sanatçı, Londra, Berlin ve Paris gibi şehirlerde kendi ayakları üzerinde durarak hayatın acı ve karanlık yüzüyle baş etmek zorunda kalmış. Bu döneminde yaşadığı romantik ilişkilerin de kendisini oldukça yaraladığı anlatılırken, çevresi tarafından canavar olmaya zorlanmış bir adamın hikayesi ile baş başa kalıyoruz.

Eserlerindeki sürrealizm etkisi ve kullandığı figürler ile bir nevi kendi tarzını yaratan Bacon, aslında hiç gerçek anlamda bir resim eğitimi almamış. 1940’lar kendisinin yükseliş dönemi olarak bilinirken, güçlü duyguları yansıttığı tabloları sanatçının varoluşsal ikilemleri ve acı çeken sıkışmış ruhları dahice ortaya koyduğu yerler olmuş. Kullandığı figürleri çarpıtarak gerçeklikten uzak ama yaratmak istediği hislere yakın bedenler yaratan Bacon, iç dünyanın dışavurumu konusunda içgüdüsel hareket ediyor. Referans olarak Picasso’dan oldukça etkilendiğini kendi de ifade ederken, Picasso’nun vücudu biyomorfik yapılarla yansıttığı eserlerinden ilham alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle Bacon’un pesimist ve karanlık dünyası yaralanmış ve travmatize olmuş insanlığı daha çok yansıtır hale gelirken; kendisi dehşeti, korkuları, bilinçaltını ve kişisel şeytanlarını tuvale kâbusları andıran bir dürüstlükle yansıtan sanatçı olarak adını sanat dünyasına yazdırıyor.