Fotoğraf: The Coveteur

Her dakika kitlesel medyaya hitap eden milyonlarca olay varken popüler kültürün takibini yapmak kolay değil. Ünlülerle ilgili haberler, politik hikayeler, çevre meseleleri, teknolojik gelişmeler, moda kurbanları, fast food restoranlarının açılışı… Hepsi aynı anda gerçekleşiyor. Ve sadece birkaç isim okuyucularını bilgilendirmek için bunların arasından iyi seçimler yapabiliyor. Bkz. İdil Tabanca.

Bize göre, Bullett Medya’nın temelini sarkastik anlayışınız tanımlıyor; bizlere bu ikonik “marka”nın oluşum sürecinden biraz bahseder misiniz?

Uzun ve karışık bir hikayeyi kısaca anlatacak olursam, bu “marka”nın yaratıcı bir grup (ve arkadaşlar) tarafından, uluslarası niş bir kitle ile kültürlü izleyicilere deneyim ve bir estetik inşa etmek için oluşturulduğunu söyleyebilirim.

Sevilse de sevilmese de, herkesin popüler kültür hakkında bir fikri var. Sizin bu modern zaman olgusu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu konuda bir kitap yazabilirim… Bildiğim bir şey var ki o da bugün ‘popüler kültürün’ aşırı doygun bir alan olduğu. Gelişmiş teknolojilerin bize verdiği ayrıcalıklar sayesinde belki de 10 yıl önce kimse tarafından duyulmayacak projeler şimdi her gün boğazımıza sokuluyor.

Artık içerik üretmek ve pazarlamak her zamankinden daha kolay ve ucuz; bu film de olabilir, dergi de, moda koleksiyonu da. 3D yazıcılar, ucuz ekipmanlar, Youtube… Elbette bunların çok büyük avantajları var, mesela işlerini ortaya çıkaracak araçlara sahip olmayan yetenekli kişilere bir platform sunuyor. Ayrıca aracıyı da (yapım şirketleri, plak şirketleri vb.) ortadan kaldırıyor.

Ancak bu dezavantajlarıyla da beraber geliyor. Üretim kolay olduğunda, herkes yapıyor, bu yüzden aşırı doygun bir bayağılıkla kalakalıyorsunuz. Kardashian’larla başbaşa kalıyorsunuz. Bence popüler kültür sıradanlıklarla dolu. İçerikten bütünlüğe kadar, bugünlerde aklınızı başınızdan alacak bir şeyle karşılaşmanız çok zor.

Dergi yazılı basından tamamen online içeriğe geçiş yaptı. Bunun arkasındaki sebep neydi?

İnsanların içerik tüketme alışkanlıkları yön değiştiriyor. Okuyucular artık içeriği basılı medyadan tüketmiyor, ve doğal olarak artık bunun için ödeme yapmak istemiyorlar.

Dergilerin geleceği dijital ve bu da bilgiye ücretsiz ulaşmaya dayalı. Böylesi azımsanmayacak bir değişimle savaşabileceğine inanan şirketler en basit anlamıyla hayalcidirler.

Birçok basın şirketinin iş planlarını izleyicilerinin evrilen davranışlarına uyumlu olması için değiştirdiğini görmek an meselesi. Bu, ya adapte ol ya da öl endüstrisi. Blockbuster daha akıllı olsaydı ve başkasının Netflix olmasına izin vermeseydi, bugün işi kapatmak yerine kendisi Netflix olmuştu.

Yoğun sosyal medya kullanımından dolayı kaçınılmaz olarak modası geçtiği için basılı medya sektörü yavaş yavaş küçülüyor. Sizce bu dönemde nasıl bir içerik ayakta kalabilir ve hala baskıya gider?

Bana kalırsa baskıda var olmaya devam edecek tek şey zamansız sanat kitapları, fotoğraf kitapları, sehpa kitapları ve moda kitapları. Ve bence bunlar çok pahalılaşacak. Periyodik dergilerin uzun süre ayakta kalacağına inanmıyorum.

“Ülkemizdeki gençlerin, alışkanlık ve dilin sınırlarını göz ardı ederek cesaretli bir şekilde hayallerinin arkasın- dan koşan rol modeli olarak görebilecekleri çok insan yok.”

İşinize karşı inkar edilemeyecek bir umursamaz tavrınız var, sanki kendinizi çok da ciddiye almıyormuşsunuz gibi duruyor. Çocukluğunuz hayata olan bu yaklaşımınızı nasıl etkiledi?

Hayata karşı bir mizah anlayışının olması açıkça her şeyi daha iyi yapıyor. Çocukluğumla bir alakası var mı bilmiyorum, ama kesinlikle kendimi de moda dünyasını da ciddiye almıyorum. Kendimi, her gün selfie’leri çekip Instagram’a koymadan önce Photoshop’layan bir editör olarak asla göremiyorum.

Moda endüstrisinin büyüleyici şatafatından uzakta büyüdüm ve çok alçakgönüllü ve sade bir çocukluk geçirdim, bunun için her gün minnettarım. Genç yaşta aşırı keşfedilmeye maruz kalmanın insanlara neler yapabileceğini gördüm.

Doğa benim için önemli, kültür benim için önemli, insanlar benim için önemli. Ama bir üçüncü dünya ülkesinde yapılıp binlerce dolara satılan giysilerin fikri çok komik.

New York kadar canlı bir şehirde her zaman haber niteliği taşıyan olaylar yaşanıyor. Web sitenizde makalelere yer verirken nelere dikkat ediyorsunuz?

Hikaye bizim hissiyatımızla uyuşuyor mu ona bakıyorum. Biz çok kendine özgü bir estetik ve tavır yarattık. Eğer hikaye o bakış açısına uyuyorsa veya orijinal olan bir açımız varsa, yeşil ışık veriyoruz.

Bazen yazarlara gerçekliği hatırlatmam gerekiyor; ünlülerle ilgili çok fazla yazı yazmak istiyorlar. Popüler kültür hikayeleri yazmaya bayılıyorlar çünkü hikayenin aldığı ‘like’lara bağımlılar. Onlara, ünlülerle ilgili içeriğimizin sadece bir yem olması gerektiğini hatırlatıyorum. Çünkü penis resimlerinden oluşan bir Donald Trump fotoğrafı siteye gerçekten insan getiriyor. Dolayısıyla izleyiciyi siteye çektikten sonra onlara neyin önemli olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Web sitenizde sık sık Türkiye’den haberlere ve yazarlara yer veriyorsunuz. Memleketinizin hangi özelliğini tanıtmaya çalışıyorsunuz?

Bence isteyerek ya da istemsiz bir şekilde herkes bunu yapar. Başarılı olduğunuz zaman memleketinizden bir çok insan sizinle iletişime geçiyor, katkıda bulunmak istiyor, yaptığınız projenin bir parçası olmak istiyor.

Ülkemizdeki gençlerin, alışkanlık ve dilin sınırlarını göz ardı ederek cesaretli bir şekilde hayallerinin arkasından koşan rol modeli olarak görebilecekleri cok insan yok. Birisinin bunu yaptığı görmek ilham verici, sizi de aynı şeye yönlendiriyor. Sanırım, Türk gazeteci ve editörler, yabancı bir ülkede ve endüstride kendine yer kazanmanın zorluklarından habersiz bir Amerikalı veya Parisli editörle iletişime geçmek yerine beni tercih ederler.

Ben bir basın platformunun sahibiyim, dolayısıyla Gezi Parkı gibi beni de çok etkileyen olaylar olunca tabi ki konudan bahsetme, insanların bizim hakkımızdaki düşüncelerine meydan okuma sorumluluğu duyuyorum.

Türkiye hakkında nasıl bir yanlış algıyla karşı karşıyasınız?

Yani, milliyetimi durmaksızın savunmama sebep olan algıların hepsi şimdi birer birer doğrulanıyor. Algı, Türk insanlarının muhafazakar olduğu ve seküler olmadığı yönünde. Bir diğeri ise sanat ve eğitime değer vermedikleri, her ikisi de biraz doğru.

Dergi işinde olmak isteyenler için, en zor ve ödüllendirici tarafları neler?

Yakın zamanda “dergi işi” diye bir şeyin kalmayacağına inanıyorum. Dergiler ölecek demiyorum ama kesinlikle şekil değiştirecekler ve günümüz gerçekliğine adapte olacaklar. Bir dergi basmanın en zor yanı, benim için lanet olası şeyi baskıya gitmeden 17 kere okumaktı.

“Kapatma” diye adlandırdığımız süreç derginin piyasaya sürülmeden önce tashihinin yapılmasıdır. 3 ayda bir çıkan dergi için bu bazen 3 hafta alır. Bu da tüm ekibin ofiste gece gündüz kamp yapıyor olması ve çılgınlığa varana kadar her hikayeyi defalarca okuması demektir. Çünkü piyasaya çıktıktan sonra, geri dönüş olmuyor.

Bence en büyük ödül dünyada bir sesinizin olması. Bir izleyici kitlesi oluşturduğunuz zaman onlara ilham verebiliyorsunuz.

Bullett’ın Genel Yayın Yönetmeni için “ortalama bir gün” nasıl geçer?

Yaptığım işe bağlı olarak, her gün farklı geçiyor. Çoğu zaman, günümün yarısı e-mail çığına cevap vermekle geçiyor – günde yaklaşık 200 mail alıyorum. Gerisi gösterimlerden ön izlemelere, komedi kulüplerinden dünyada olup bitenler için bol bol okuma yapmaya ve yeni sanat, müzik ve filmleri keşfetmeye kadar uzanıyor… Her zaman günümüz kültüründen haberdar kalmaya çalışıyorum.