Bayan Touitou’nun fetişini kelimelere düşkünlük veya o tür bir şey olarak tanımlayabilirim. Etkileyicidir ki sosyal medya çağında herkes bir dijital yazar, fotoğrafçı vs., ama Bayan Touitou kelimelere olan tutkusunu herkesin aklından geçen düşüncelere uygulamayı biliyor. Açıkçası dergimize koymak için dergiler için yazan bir yazarın fikirlerini almak istedik. Ne kadar da karışık bir fikir. Bayan Touitou…

Yeni Revue dergisinde bir öykünüz var. Yazı tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Gerçek hikayelerle ile ilgileniyorum. Güçlü bir anlatım hissiyle gerçeklik hakkında yazmakla. Bence bu ağır olmayan bir şekilde günümüz meselelerine değinmenin bir yolu. Ayrıca daha samimi hikayeler ifade etmek için iyi bir araç, mesela denemeler için. Revue dergisi için yazdığım kısa hikaye ise gerçekten olmuş bir olayı anlatmaktı, bir şekilde gerçeklikle oynamak gibi.

Eğer kendinizi, yeni yazınızı inceleyecek olsanız ne söylerdiniz?
Fransızca yazdığım ilk gerçek yazıydı, biraz garip çünkü bu benim ana dilim ama İngilizce her zaman yazı yazmak için daha doğal gelmiştir. Her neyse, üzerinde çalışırken son derece içime kapanıktım. Şöyle söyleyebilirim, bu bilinen bir film yapımcısı hakkında bilinmeyen bir gerçeği anlatan bir yazı: bu sefer Gus Van Sant, Alfred Hitchcock’un Sapık filmini yeniden çekmeye karar veriyor.

Ve keşfettiğiniz bu bilinmeyen gerçek neydi?

Alfred Hitchcock’un Sapık filmini sahne sahne yeniden çekmiş; en basit anlamıyla sinemanın en önemli filmlerinden birine dokunmaya cüret etmiş. Hikayenin odak noktası Gus Van Sant’ın 1998 yılında bugünkü gibi takdir edilen bir yönetmen olmamasını ve bu uyarlama yüzünden kendisinden bayağı nefret edilmiş olmasını anlatmaktı. Hikayenin başlığı “Bu filmi neden yaptığımızı muhtemelen insanlara açıklamalıyız”, Gus Van Sant’ın bir röportajında söylediği bir cümle, sanırım benim fikrim de filmin vermek istediklerini keşfetmekti.

Bu endüstride ne kadar zamandır çalışıyorsunuz? En çok ne hakkında yazıyorsunuz?

İlk yayınlanan yazım Wes Anderson ile Apartamento dergisi için 2014 yılında yaptığım röportajdı. Yani son iki yıldır sinema hakkında yazıyorum, ama sadece bu değil. Sanırım her zaman, herhangi bir konuya nazaran yazma eyleminin kendisi daha çok ilgimi çekti. Genelde hassasiyet duyduğum şeyler hakkında yazdığımı söyleyebilirim.

Paris’te yaşıyorsunuz. Nerelerde takılıyorsunuz ve kendiniz gibi esin kaynağı olan yazarlarla nerelerde buluşuyorsunuz?
Hayatım boyunca Paris’te yaşadım (Brüksel’de geçen 4 yıl haricinde) ama hala şehirde yeni yerler keşfetmeyi seviyorum, bu yüzden arkadaşlarımla çeşitli yerlerde buluşuyoruz. Ama Saint Germain Bulvarı’ndaki Café Rouquet’i çok sevdiğimiz doğrudur çünkü uzun zamandır değişmedi. Akşam üstleri için mekanımız orası. Burada duracağım çünkü Paris’te nerelerde takılabileceğimiz konusunda sonsuza kadar konuşabilirim!

Dergilerde yazmanın günümüzdeki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hem zorlu hem de heyecanlı bir zaman. Sanki dergiler yazılı söze yeni bir önem veriyor ama hala fotoğrafçılık gibi tamamen gerçek bir meslek olarak kabul edilmiyor.

Bunun çok kötü bir durum olduğunu söylemem gerek. Sizce bu neden böyle? Hiç ciddiye alınacağını düşünüyor musunuz?

Ah şimdiden ciddiye alındığını düşünüyorum ama sadece yazının arkasında gözle görülür bir zanaat olmadığı için belki de bizler gibi gündelik olarak yazı yazan biriyle kendini seçtiği her kelimeye önem veren bir yazar olarak değerlendiren biri arasındaki farkı görmek daha da zor. Ama bir yazarın zanaati çok samimi ve neredeyse görünmez, sanırım işimizin değerini belirlemek biraz daha zor.

Lurve, Kennedy, Apartemento. Bu yayınlara yazı vermek nasıl? Istediğiniz gibi yazma özgürlüğüne sahip misiniz?
Her zaman bir görüşme oluyor ve derginin düşünceleri ile yazının olgunlaşmasına duyduğum arzunun ortaklığına dayanıyor. Ama belirtmeliyim ki istediğim tüm özgürlüğe sahip olduğum için çok şanslıyım.

Yazı verdiğiniz bu dergilerle ilişkilerinizi nasıl oluşturdunuz?
Her şey Apartamento ile başladı. Bir yaz Puglia’da tatildeyken genel yayın yönetmeni Marco ve kız arkadaşı Helena ile tanıştım. Tezimi yeni tamamlamıştım ve yazıya gerçek bir şans vermek için beni yüreklendirdiler. Böylece başlarda onlar için yazıyordum ve ardından yeni yazarlar arayan Double dergisinden Fabrice Paineau ile tanıştım. Ondan sonra da beğendiğim dergilerle iletişim kurmaya başladım ya da onlar benimle iletişime geçiyordu.