Kimilerine göre bir filmi yapım sürecine dair en az, ya da hiç bilgiyle izlemek sinemanın büyüsünü korumak adına önemli bir etken. Filmin “yapılmış” ve “planlanmış” olmasını bilmenin hissiyatı izleyiciyi yabancılaştırıp duygusal bağını düşürmesi ya da yaşanacak muhtemel katarsisi önlemesi açısından tehlikeli bir his. Fakat bazı filmler özelinde bu filmin yapımına dair edinilen bilgiler bu kimilerine göre doğrusal ilerleyen grafiği alt üst edebiliyor. Filmin yapım sürecine dair bilgi edindikçe duygusal bağımız güçlenebiliyor ve hatta film bilincimizde çok daha farklı kapıları açabilecek bir güce sahip oluyor, Thomas Vinterberg’in yönettiği 2020 yapımı Druk ise tam olarak bu ikinci kategoriye giren filmlerden.

Film orijinal olarak Vinterberg’in Burgtheater’da çalışırken yazdığı bir oyuna dayanıyor, ve bu hikayeyi sinemaya uyarlama fikri ise yönetmenin kızı Ida’dan geliyor. Danimarka’daki genç kuşağın içki kültürü ile ilgili hikayeler doğrultusunda oyunu senaryolaştırma fikriyle gelen Ida’nın, babası Vinterberg ile ilk olarak üzerine çalıştığı senaryonun ana fikri ise “dünyanın alkol olmadan aynı olmayacağını özümsemek ve alkolün varlığını kutlamak”. İkilinin beraber üzerine çalıştığı fikir sonucunda filmin ilk planlamaları Mads Mikkelsen’in karakterinin bir kız çocuğuna sahip olması ve bu karakteri de Ida’nın oynaması doğrultusunda oluyor, ta ki film sürecinden dört gün önce yaşanan trajik olaya kadar. Ida’nın çekimler başlamadan önce bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi günümüzde bize ulaşan Druk’un tüm kodlarının ve hissiyatının değişmesine neden oluyor. İlk taslağında sadece kutlama teması üzerinden gitmesi planlanan filmin senaryosuna Vinterberg’in yeniden oturmasıyla film hayata dair bir uyanış hikayesini içerisine almaya başlıyor.

2012’de yine Thomas Bo Larsen ve Mads Mikkelsen ile çalıştığı Jagten filminde de görebildiğimiz üzere hayattaki ince döngüler ve küçük hisleri sade ama dokunaklı bir şekilde anlatma konusunda kendine has ve etkileyici bir tavrı olan Vinterberg, Druk için de benzer ve duygusal anlamda sarsıcı bir ton kullanıyor. Özgüvenimizin düşük olduğu dönemlerde ya da yaşımız geçtikçe hissettiğimiz “Sıkıcı birine mi dönüşüyorum?” ya da “Artık eskiden yaptığım şeyleri yapabilecek kabiliyete sahip değil miyim?” gibi düşüncelerin ilk açığa çıktığı andan itibaren bize ve etrafımızdaki insanlara yaşattığı yolculuğun üzerinde kamerasını dolaştıran Vinterberg herkesin sahip olduğu duyguların ve çelişkilerin üzerine basarak ilerliyor. Ida’ya adanan filmin açılışını Søren Kierkegaard’ın

What is youth?

A dream

What is love?

The content of the dream

Dörtlüğü yaparken film içerisinde kanımızdaki alkol oranının %5 eksik olması teorisiyle beraber yine Kierkegaard’ın The Concept of Anxiety’sinin içinde empatisi yüksek adımlar atıyoruz. Kanımızdaki alkol oranına ve bunun kişisel, mesleki, sosyal becerilerimize olan etkisine baktığımız deney boyunca Vinterberg bizi alkolün her aşamasıyla adeta tüketmediğimiz bir anda bile tanış eder ve iç içe geçer hale getiriyor. Mutluluk, yükseliş, duygusallık, enerji, yorgunluk, tekrar istemek, vazgeçememek ve düşüş… Herhangi bir kısmını olumlama ya da olumsuzlama gibi didaktik bir tona girmeden ikili bir ilişkiyi işlercesine işlenen bu alkol ve his ilişkisi yüzeyinde ise hayatın akışını barındırıyor.

Filmin sonundaki dans sahnesi için ilhamını 1964 yapımı Zorba The Greek’in katastrofik danslı finalinden alan Vinterberg, son sahnesi ile Zorba The Greek de olduğu gibi film boyunca inşaa ettikleri bir şeyin yıkılması ve bunun kutlanması hissiyatını seyirciye geçirmeyi amaçlıyor. Mikkelsen karakteri Martin’i “istasyonda bekleyen ve treni kaçırmış” bir insan olarak tanımlıyor, aslında pişman olduğu şeyler yaptığı için değil ama sadece zamanın geçişiyle hayatına ve etrafındakilere yabancılaşmış ve geri dönebilmek için gözlerini şarj etmesi ve yeniden açması gereken biri.

Zaman kavramını, eğlenmeyi ve sıkılmayı, eğlenmek için yaptığımız şeyleri rutin haline getirmeyi ya da rutinlerimizin sürekli değişmesine dair bir beklentiye girmeyi pandemi süreci boyunca özgüvensizlik, kafa karışıklığı ya da yaşlanmak kavramlarından soyut halde hepimiz hali hazırda sıkça deneyimlemişken Druk bu hislerin çözülmesi konusunda imdada yetişen bir film oluyor. Vinterberg’in eşinin filmi simetrik şekilde açıp kapatan sahneler için seçtiği What A Life ile beraber filmin hissine özel derlediğimiz playlisti dinlemek için linki takip edebilirsiniz!