Greta Londra’dan arıyor, bir kafede sinmiş; şiir anlayışını, Robert Montgomery ile ortak yaklaşımını yeniden tanımlamaya hazır. Kendisi, gelecek “Stockholm Syndrome” mısralarıyla hem İngiliz kütüphanelerini koruma arayışı, hem şiiri ve kelimeleri İngiliz halkına sunmakta cüretkar. Şiir, birinin duygu ve düşüncele- rini keşfetmesi için en hakiki ifade biçimi ve Greta bizlere kağıda aktardığı inanışlarını ve hislerini gösteriyor.

Kendinizi şimdi nasıl tanımlıyorsunuz? Şair? Film yapımcısı?

Büyük çoğunlukla, film yaşamın şiirsel bir anlatısı olarak daha sonra aklıma geldiği için kendimi bir şair gibi hissediyorum. Şiirin malesef sınırlı bir kitlesi ve araçları var. Film her zaman şiire meydan okuma ve onu izleyiciye götürme yoludur. İdeal bir dünyada kendime bir şair derdim ve film yapmak da bir çok hikayeyi hayata geçirmeyi sağlayan, şiirin bir uzantısı benim için.

Bu, kesinlikle bugünün şiirini tanımlamaya ve toplumdaki yeri algısına meydan okuyor, özellikle İngiliz toplumunda.

Evet. Günümüzde muhteşem şairler ve çağdaş şiir var. Yakın zamanda bir çağdaş şiir koleksiyonunu düzenledim ve tüm amacı şiirin çeşitli ve geniş uzantısını göstermekti, ama malesef şiirin parasal bağlantısı yüzünden örneğin, ana akım filmler gibi bir kitlesi yok. Açıkçası, sosyal medya ve internetin tüm platformlarına sahip olarak kendi yapımcınız olabileceğinizi ve daha objektif bir kitle edinebileceğinizi keşfettim. İnsanların kapınıza gelmesini beklemek zorunda değilsiniz ve ayrıca film, arkasında bütçesi de varken, insanlarla iletişime geçmenin ve şiire ilgi çekmenin daha kolay bir yolu gibi gözüküyor.

Bugün şiiri nasıl tanımlarsınız?

Bence şiir çeşitli araçlarla tanımlanabilir çünkü teknoloji sayesinde çok fazla ortak yaklaşımı var. Şiir, dünyevi olanın büyüsünü bir çok seviyede candan şekilde kelimelerle ortaya çıkarabilen bir sanat formu.

“Points for Time in the Sky” hem siz hem de Robert tarafından yazıldı. İki kişinin beraber yazı yazması nasıldı?

Çok rastgele oldu. İki buçuk yıl önce Robert’la bir şiir okuması yaptım ve beni stüdyosuna davet etti, böyle konuşmaya başladık. Neyse, bir gece etrafta bir sürü insan varken biz öyle sarhoş olduk ki gece iki olduğu zaman şiir okuyorduk, ve herkes çok sıkılmıştı, sonunda beraber şiir yazmak gibi bir deliliğe karar verdik. Aslında bir karar değildi, bana ‘’ilk mısrayı sen yaz’’ dedi ve sonra kendisi devam etti. Öyle başladı. Başlarda bir deneydi. Daha iyi bir insan olabilmek onu bir yazar olarak görmek için çok iyi bir yoldu, çünkü kendi başına yazdığınızda herhangi bir filtreniz yokken, birisiyle yazdığınız zaman kendinizi ifade biçiminiz coşuyor.

İki yıl içinde beraber yaklaşık 200 tane şiir topladık ve yazdık. Fark ettik ki tüm bu şiirler İngiltere, tarihi ve kültürü hakkındaydı. Bu kesinlikle şiiri geleneksel değerlerine göre yeniden tanımladı…

Beraber yazmanın şiiri hayata geçirmek için yeni bir yol oldu- ğuna inanırken koleksiyonlarımızın çoğu sayfada yazılı olan şiir kavramına meydan okuyor. Ayrıca şiirlerin çoğu binaların özelleştirilmesi ve muhafazakar parti hakkında veya her kö- şede bir Tesco olması üzerineydi.

“İdeal bir dünyada kendime bir şair derdim ve film yapmak da bir çok hikayeyi hayata geçirmeyi sağlayan, şiirin bir uzantısı benim için.”

Yani İngiliz yaşamı üzerine aynı fikir ve düşünceleri paylaşıyordunuz?

Kesinlikle. Bunlar gibi büyük düşüncelerle bir araya geliyor ve Tesco veya gece otobüsleri hakkında konuşmak yerine onları daha soyut bir hale sokuyorduk. Bence ikimiz de yazı için temelde aynı iddiaları taşıyorduk. Ve fikirlerimizin çoğu diğer insanların hissettiği ve mücadele ettiği şeylerdi.

Tarihin başka zamanlarına göre daha fazla mücadele olduğunu hissediyor musunuz?

Başka zamanlara göre daha zor mu bilmiyorum, ama Londra gibi bir yerde çeşitliliğin kaybolmasının üzücü olduğunu düşünüyorum. Çok kapitalist ve arsız oldu. Narsist bir toplumla toplumun unutulduğu bir zamana geri gittik. Her şey ne alabilirim, markam ne, ben kimim, bundan nasıl para kazanabilirim üzerine. Bizimkisi buna bir tepkiydi. İngiltere kendini çok liberal bir ülke sanıyor, ama zengin ve fakir arasında kocaman bir dengesizlik var.

Yazarken kullandığınız kelimeler, kim olduğunuz ve olmak istediğinizi yansıtıyor mu?

Şu anda öyle. Duygularımı ve hislerimi ifade etmenin en saf hali.

Yakın zamanda yeni mısralar sunmayı planlıyor musunuz?

‘Stockholm Syndrome’ adlı günlük gibi yeni bir şiir koleksiyonu yazmaya başladım. Hamilelik hakkında. Hiç tanışmadığınız bir ruh ile içsel bir bağlantı kurmak, dünyada her şeyi hep beraber deneyimlediğiniz içsel bir süreç hakkında. Etrafınızdaki kimse nasıl hissettiğinizi bilmiyor. Hamileyken kendinizi gerçekten kavrıyorsunuz. Ama zamanın geri kalanında, dışsal bir halet-i ruhiyeniz var ve hislerinizi başkalarına yansıtıyorsunuz. Ancak garip bir biçimde, hamilelik halinde sizi kaçıran kişiye aşık olmuş gibi hissedersiniz. Bunların çoğu Freud’dan esinlendi. Dolayısıyla delirten bir hissi var.

Ayrıca gelecek sene sadece şiir ve çağdaş şiir için kendi yayın şirketimi kuracağım ve şiiri popüler kültüre yerleştirmek için sadece popüler dükkanlara dağıtacağım.

Sanırım bu sizin İngiliz kütüphanelerini koruma maceranızın bir uzantısı?

Aslında herkesin yazmak veya bir şeyler yapmak için kavga ettiği, kütüphanelerin tüm insanlar, yaşlı ve gençler için daha güvenli bir ev olduğu Londra’da büyüdüm. Bazılarının devlet kesintileri yüzünden yok olmasına çok üzülüyorum. Bunun hakkında Stephen Fry ile konuşuyordum, aslında bir röportajla başladık ve belgesele dönüştü. İnsanlarla konuştukça kütüphaneleri ne kadar sevdiklerini anladım. Bazı insanlar kütüphanelerin zengin yatırıcımlar tarafından kurulduğunu düşünür, aslında ilk İngiliz kütüphanesi yaşadıkları evin veya arazinin sahibi olmayan, büyük zorluklarla çalışan maden işçileri tarafından inşa edilmişti, ve bir toplum olarak çocuklarını eğitmek için bunları kurmuşlardı. Bu İngiltere’nin asıl yüzü. Bu konu sohbetlerimin çoğunu kışkırttı ve önümüzdeki yıl BBC’de yayınlanacak bir belgesele dönüştü.