Yılın başarılı yerli filmlerinden ‘Nefesim Kesilene Kadar’ın başrol oyuncusu Esme Madra, yönetmenliğini Emine Emel Balcı’nın yaptığı bu filmle Asya’nın önemli festivallerinden 16. Jeonju Film Festivali’nde Özel Mansiyon ödülü kazandı. Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk’ filmindeki performansıyla dikkat çeken Madra, bu filmle yükselişini emin adımlarla sürdürüyor.

Kafanın dikine gidersen için rahat eder!

Filmde canlandırdığınız karakteri çok sevdiğinizi okudum. Yetimhanede büyümüş, aile bireyleriyle travmatik ilişkileri olan, muhtemelen hayatınıza uzak bu genç işçi kadını neden sevdiniz sizce.

Beni inatçılığı ve kimseye eyvallah’ının olmamasıyla cezbediyor. Yaşadığı onca şeye rağmen mazlum olmayışı da tabii. Ama zaten benim onu sevmemem gibi bir şey pek de söz konusu olamaz herhalde. Sevmeden nasıl oynanır bir karakter bilmiyorum.

Serap’la sizi aynı tarafta buluşturan yaşadığımız toplumun arızaları olabilir mi biraz da? Türkiye’de yaşayan genç kadınlar, farklı tonlarda da olsa onun karşılaştığı cinsiyetçilik ve ezilmeyle karşılaşıyor kimi zaman, değil mi?

Evet, Serap’ın yaşadıklarını birebir yaşamaya gerek yok. Bizi sürekli tetikte tutan, çeşitli şekillerde sayısız saldırı var yaşadığımız yerde. O yüzden bu memlekette yaşayan hiçbir kadının yabancı karşılayacağı şeyler yaşamıyor bence Serap. Maalesef bu böyle…

Gece, sokakta geçen bir sahnede Serap’ın arkasından ablasının biraz üstten bir tavırla; “Kafanın dikine gitme kızım!” dediğini görüyoruz. Kafamızın dikine gitmek neler kazandırır?

Kafanın dikine gitmek her zaman iyidir. Ama bu öğrenilen bir şey mi bilmiyorum. Genelde karakter meselesi oluyor. Yani öyle birisindir ve kendini bildin bileli kafanın dikine gidersin, refleks gibi biraz… Bize neler kazandırır, bilmiyorum. Belki bazen hiçbir şey kazandırmaz ama için rahat eder.

Serap’ın iyilik ve kötülük arasında salınan bir sarkacın üstünde oturduğunu söyleyebiliriz belki. Sizce bizi iyi ve kötü kılan şeyler neler? Eğer sebeplerini biliyorsak, kötülüğe saygı duyuyor muyuz?

Ben Serap’ın iyi ya da kötü olduğunu düşünmüyorum. Serap’a ‘kötü’ diyeceksek çevresindeki karakterlere ne diyeceğiz? Onlarsız sadece Serap’ı değerlendirmek garip geliyor bana. Açıkçası kendi hayatımda da kimse için kolay kolay ‘kötü’ diyemem ben. Bu kavramların bu kadar keskin şeyler olduğunu düşünmüyorum. Her şeyin bir sebebi vardır. Bazen daha az görünüyor o sebepler sadece. Bir tek politikanın kötülükle çok bağı olduğunu düşünüyorum. Yani bireylerden ziyade politikanın kendisinin ve içinde bulunduğumuz sistemin… Yoksa sadece ve sadece ‘kötü insan’ olmak zor.

“Bir tek politikanın kötülükle çok bağı olduğunu düşünüyorum. Yani bireylerden ziyade politikanın kendisinin ve içinde bulunduğumuz sistemin…”

Film galiba biraz da ‘yavru dişi kuş, yuvayı yapabilecek mi?’ hikayesi. Sizin ‘yuva’ kavramıyla ilişkiniz nasıl? Yuvanız neresi?

Ben de filmin yuva ya da ev kavramıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çocukluk arkadaşım Ece, bir gün Robert Frost’un bir cümlesini yollamıştı bana: “Ev, oraya gitmek zorunda olduğunda seni içeriye kabul etmek zorunda olan yerdir” gibi bir şeydi. Serap’ın birçok tavrının o evsizlik hissinden geldiğini düşünüyorum. Kimsesizlik ve evsizlik hissinden… Ben de ‘ev’ meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendi evim başta olmak üzere evim gibi hissettiğim evler ve mekanlar var hayatımda. İnsanın hayatındaki belki de en önemli şeylerden biri bu. Yani herkesin evinde hissettiği bir yeri olmalı. Herhangi bir yer olabilir.

Serap’ın babasıyla olan ilişkisi için ‘aşk-nefret ilişkisi’ tanımını kullanabilir miyiz? Sizi en çok etkileyen neydi bu ilişkide? Sizin babanız da yakından tanınan biri olduğu için soruyorum; Ömer Madra-Esme Madra ilişkisi nasıldır?

‘Aşk-nefret ilişkisi’ denebilir mi, emin değilim. Belki de denebilir. Ama biraz tek taraflı bir ilişki bu. Yani babası da hiç ‘baba’ değil gerçekten. Serap’ın takıntısı kendine tutunacak bir şey yaratma ihtiyacından geliyor bence. Adamı çok sevdiğinden değil sanki… Az tanıdığından, babası olduğunu bildiğinden ve henüz çok da bir fenalık görmemiş olduğundan belki… Benim babamla aram iyidir, birbirimizi severiz.

Büyürken kendinizi iklim değişikliği konusuna adamak, bir çevre aktivisti olmak zorunda hissettiğiniz dönemler oldu mu? Öyle misiniz şimdi?

Öyle bir zorunluluk hissetmedim. Ama iklim değişikliği konusu “İlgilenmiyorum” diyerek kendinizi uzak tutabileceğiniz bir konu değil zaten. Yani herkesi istese de istemese de ilgilendiriyor. Çünkü üstünde yaşadığımız gezegenle ilgili, çok ciddi bir mesele. Dolayısıyla hepimizin çevre aktivisti olması gerekiyor.

Adınızı bir Salinger öyküsünden almışsınız: ‘Esme için-Sevgi ve Yoksunlukla’. Sever misiniz bu öyküyü?

Çok severim. O kız sarışındır ama küçükken hep kendime benzetirdim yine de. Salinger hayranıyım çocukluğumdan beri. Döne döne okurum. Hediye olarak okumayanlara Salinger’ın kitaplarını alırım. Öykülerine de bayılırım. Herkese de tavsiye ederim. Özellikle romanlarını. ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın özellikle eski çevirisi (çev. Adnan Benk) ‘Gönülçelen’ bambaşka bir şeydir!

Bu aralar iş anlamında başka nelerle ilgileniyorsunuz?

Kısa film senaryosu yazdık, Ezgi’yle (Kaplan). Ezgi yönetti, ben de oynayanlardan biriyim. Şimdi Antalya Film Festivali’nde kısa film seçkisinde. Can Eskinazi’nin kısa filminde oynadım; ‘Ah Geceler!’. Bir şeyler yapıyoruz işte.

Nasılsınız? Herhalde en sık sorulan, bu yüzden de en ‘öylesine’ cevaplanan soru bu. Şimdi son soru olarak, gerçek anlamıyla soralım bunu; nasılsınız bugün, bu aralar?

Açıkçası gündemden bağımsız bir ruh haline sahip olmak çok zor. O yüzden de genel olarak neşemin yerinde olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama sevdiğimiz işleri yapmaya devam edip sevdiğimiz insanlarla yan yana gelerek kendimizi iyileştiriyoruz. O yüzden iyiyim.

Röportaj: Güliz Arslan
Fotoğraf: Tabitha Karp