Emir Uras, Londra, Surrey ve Los Angeles’ta eğitim aldıktan sonra tasarım firması URAStudio’yu 1995 yılında Los Angeles’ta kurdu. Ardından, 1998’de, İstanbul’a taşıdığı ofisiyle Cashmere in Love, Ogilvy, MAC gibi severek takip ettiğimiz pek çok markanın ofislerinin iç mekan tasarımlarına imza attı. Son olarak, geçtiğimiz Ekim ayında sona eren Milan EXPO’da Türkiye pavyonunu tasarlayan başarılı mimar ile tasarım anlayışı üzerine konuştuk.

Kendi mimari tarzınızı nasıl tanımlarsınız?

İnsancıl, sanatsal, şiirsel…

Projelerinizin tümünde geçerli olan ortak bir dilden ya da dokunuştan söz etmemiz mümkün mü?

Müşteriyi ve ihtiyaçlarını iyi dinleyip, ona göre cevap vermeye çalışıyoruz. Kullandığımız form ve malzemeler ister istemez ortak dil yaratıyor tabi ki. Çağdaş, temiz ve net…

“Stüdyomuz biçimin kutsal dilini araştırarak binalar, mekânlar, mobilya ve ürünler tasarlamaktadır.” diyorsunuz. Bu ifadeyi biraz daha açar mısınız, nedir “biçimin kutsal dili”?

Biçim bir lisandır; alfabe gibi kullanıp kelimeler, cümleler, hikâyeler yazıp ifade etmek mümkün. Hatta biçim dünyadaki en direkt iletişim aracı bile olabilir. İletişim o derece direkt olunca kutsal bir alan içinde alışveriş başlıyor, ilk çağlardaki gibi.

Beraber çalışacağınız müşterilere ne vadediyorsunuz?

Elimden gelenin en iyisini yapmayı ve dürüstlüğümü…

Son zamanların yükselen markalarından Cashmere in Love’ın Bebek’te konumlanan mağazasını da siz tasarladınız. Bu işbirliği nasıl gerçekleşti?

Sahipleri Esra ve Tolga ile tanışıyorduk. Ne istediklerini çok iyi bilerek geldiler ve titiz bir brief verdiler. Biz de onların oluşturmak istedikleri hissi tasarladık. His tasarlamak mekan tasarımına ek bir kavram. Duygu derinleştikçe, algı hassasiyeti de derinleşiyor ve çok küçük dokunuşlarla güçlü sonuçlar elde edilebiliyor. Cashmere in Love’ın mağazasının da bunu yansıttığını düşünüyorum.

Bilet satış gişesinden EXPO pavyonuna, otelden rezidansa birçok farklı projeye imza attınız…

EXPO aslında bizim tasarımına yüzde yüz hakim olduğumuz bir proje değildi. Bize DDF tarafından geldi. Türkiye’nin geç katılımından dolayı, hızlı inşaa edilebilecek bir kabuk tasarladık. Ekonomi Bakanlığı DDF kanalı ile bu kabuğun içine istediklerini yerleştirdi. Sonuç biraz karışık ve eklektik çıksa da, kullanıcı tarafından beğeni topladı. Doğal olarak başka mimarlar tarafından da iyi eleştiriler aldık. Aslında böyle önemli bir projenin ilk önce Türkiye’yi sonra da bizi hakkıyla temsil edebilmesi için çok daha fazla zamana ihtiyacı vardı. 12 günde tasarladık 30 günde yapıldı… Ama tabii yine de bizim için çok değerli bir tecrübeydi.

Dünyada yükselmekte olan trendlerle karşılaştırdığınızda İstanbul’daki mimari yönelmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz daha ihtiyaçlarımızı ve açlığımızı gidermekteyiz, trendlere daha gelemedik. Bahsettiğimiz ve uyguladığımız trendleri yüzeysel ve yeterince doyurucu bulmuyorum..

En çok ne tarz projeler üzerine çalışmaktan keyif alıyorsunuz?

Küçük, enteresan ve kendine mahsus. Mesela İtalyan cam firması Venini için bir aydınlatma tasarladık, Mart ayında Frankfurt’ta lanse ettik, Nisan’da da Milano’da olacağız. ‘Venini Bloss Lamp’ küçücük bir projeydi ve nerdeyse bir buçuk sene sürdü. 120 senelik bir firma ve çok az tasarımcı ile çalışıyor. Geo Ponti, Ettore Sotsass ve Tadao Ando gibi isimlerin yanında yer almak oldukça onur verici. Yeni projelerimizden de Publicis ofisleri, Soultrain gym, Bodrum’daki Boho Hotel ve Uskumruköy’deki konut projemiz de yine keyifle üzerinde çalıştığımız projeler oldu.

Mimarinin yanı sıra sanatla da ilgileniyorsunuz, C.A.M Gallery tarafından temsil edilen işleriniz var. Bu işlerinizden bahseder misiniz? Baştan beri ilginiz var mıydı yoksa sonradan ortaya çıkan bir hobi mi oldu sizin için?

İşlerimin nerdeyse hepsi boş bir fona bakarken içimden çıkan ifadelerin farklı malzemeler ve teknikler ile olan kayıtları. Son dönem işlerim genelde 3D programlar ile çalışılmış büyük dijital baskılar. C.A.M Gallery ile 1999 senesinde çalışmaya başladım. Sahipleri Sevil ile Levent çok yakın arkadaşlarım olmakla beraber beni destekleyip sergileme imkanı verdiler. Yaptığımız sergiler dışında beraber Basel ve Marakeş’in de dahil olduğu çeşitli sanat fuarlarına da katıldık. İki senedir serbest çalışıyorum. Son sergim ‘Prior’ Karaköy’deki Krampf Galeri’de devam ediyor. Onu da 10 senenin retrospektifi olarak tanımlayabilirim.

Ürettiğiniz sanat eserlerinde de mimarinin izleri göze çarpıyor. Bu eserler üzerinde çalışırken başka nelerden ilham alıyorsunuz?

Aslında her şeyden ilham alıyorum ama müzik ve doğa önde geliyor diyebiliriz. Ruhumu okşayan ve besleyen şeylerden ilham alıyorum. Örnek aldığım, bana bir şeyler öğreten isimlerin çoğu nedense hep müzisyenler oldu. Miles Davis’ten, Jimmy Hendrix’e, Pink Floyd’dan, Stely Dan’e… Farklı renklerdeki ifadelerden farklı şeyler öğrendim ve de öğrenmeye devam ediyorum. Miles Davis’in “So What” parçasını dinlerken bazı taşlar yerine oturuyor, bir sonraki projemi nasıl formüle edeceğim ortaya çıkıyor. Arada bazen eskizlerle ve dijital printlerle de denemeler yapıyorum.

İstanbul’da en sevdiğiniz semtler ve yapılar neler?

Yeniköy, Bebek, Arnavutköy; yalılarımız ve Mimar Sinan’ın yapıları. Her şeyin otantağini, kendine haslığını seviyorum. Arkasında olan mesajı görüyorum ve duyuyorum. Bozulmamışlığın saflığı bana iyi geliyor. Mimar Sinan’ın binalarının her biri canlı bir öğreti.

Gelecek projeleriniz neler?

Uskumruköy’de bir konut projesi, Akyaka’da bir ev, Bodrum’da bir otel, 39 metrelik bir motor yat ve umuyorum ki Los Angeles’ta 3 evlik bir proje. Şu an Bebek’te iki yeni projeye başladık, biri dükkan, öbürü ise pastane ve restoran. Uskumruköy’deki 40 dairelik konut projemiz devam ediyor. Bunların yanı sıra Yeniköy’de kendime ve aileme yeni bir ev yapıyorum. Bir de ürün, aydınlatma ve mobilya tasarımlarımız devam ediyor, önümüzdeki sene Londra’da bunun üzerine bir dükkan açma projemiz var.