Tasarım, estetik, inovasyon… İstanbul, Milano ve Chicago hattında yenilikçi ve tasarımla iç bir hayat. Ettore Sottsass ekolünün etkisindeki yaklaşımıyla Defne Koz, merakından hiç bir şey kaybetmeden her zaman inceleyen ve hiçbir zaman kendini tekrarlamayan tasarım anlayışıyla karşımızda.

Son dönemlerde tasarım dünyasında ilginizi en çok çeken alanalar ve gelişmeler nele r?

Defne Koz: Bence tasarım ve genel olarak yaratıcı olmak için çok iyi bir dönemdeyiz, çünkü yenilikçi olmak tüm endüstriler, estetik değerler, hayat standartları ve tüketiciler için bir başlangıç noktası haline geldi. Mobilya ve lamba tasarımı gibi geleneksel tasarım işlerinden, deneyimden yola çıkan gıda ve hareketlilik marketlerinde bir marka oluşturmak gibi çok farklı projelerle ilgileniyoruz.

Aynı zamanda yeni materyaller ve teknoloji ile de çok ilgileniyorum. Mesela“Solid Air” lamba koleksiyonum iki başlı başına dönüşümü göz önünde bulundurarak tasarlandı: fiziksel lambalardan farklı olarak tasarladığım ışık atmosferi, bilindik ampüllerle mümkün olmazken, LED kaynaklar kullanarak ışık yapıları yaratmamla oluştu

Türkiye’de ve uluslararası alanda Foscarini, Gaia&Gaia, Vitra gibi sektörün en önemli markalarıyla çalıştınız ve işbirlikleri yaptınız. Sizce farklı kitlelere hitap eden ve farklı ihtiyaçları olan markalarla, bu kadar başarılı işbirlikleri yapmanın sırrı nedir?

Defne Koz: Hedef kitle tasarım odaklı olduğunda global marketlerde çok büyük değişiklikler olduğunu düşünmüyorum. Bence tüketicilerin istekleri çok değişik olmuyor. Beni en çok ilgilendiren endüstriyel gelişimdeki değişik evreler, firmaların büyüklükleri ya da ürünlerin nasıl dağıtıldığı. Bunu İtalya ve Türkiye’yi karşılaştırarak daha iyi anlatmaya çalışayım.

Genel olarak İtalyan firmalar sofistike imalat yapabilen ve iyi global dağıtımı oturmuş markalar oluyor. Bu demektir ki, güçlü bir kimliği olan, estetik olarak sofistike, global olarak fark edilecek ve dağıtılacak ürünler tasarlayabiliriz. Türkiye’de ise geçtiğimiz senelerde üretimin kaliteli olduğu, global markete ulaşma çabasında olan fakat daha markalaşmamış, ya da net bir ürün profili olmayan firmalar bulduk. Öyle marketlerde olunca yaptığımız tasarım sürecinin firmalaşmak için stratejiler belirlediği, dağıtımın ve ürün yerleştirmenin de olduğu bir tasarım olmasını sağlayabiliyoruz. Bir başka değişle İtalya için tasarım yaparken ürün ve estetiksel yeniliğe %100 önem gösterirken, Türkiye’de hem marka hem strateji oluşturuyoruz. Ve bu iki tarafta da olmak güzel oluyor çünkü iki deneyim de çok ilgi çekici ve zorlayıcı.

“İşimiz geleceği hayal edip, önümüzdeki senelerde insanların neye ihtiyaçları olup isteyecekleri şeyleri yapmak, geçmişi sonsuza dek tekrarlamak değil.”
“Our job is to envision the future, to build what people will need and desire in the next years, not to repeat the past forever.”

Ettore Sottsass’ın stüdyosunda geçirdiğiniz süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

Defne Koz: Dönemi üzerinde bu kadar büyük etki bırakmış bir tasarımcının stüdyosunda eğitim almak, ne yazık ki günümüz tasarım dünyasında çok da mümkün değil.

Eylül’ün 14’ünde Ettore 99. doğumgününü kutluyor olacaktı ve önümüzdeki sene doğumundan 100 yıl geçmiş olacak. Bunu kutlama zamanı, fakat önümüzdeki sene hala hayatta olsaydı, kutlama yapma fikrinden nefret ederdi diye düşünüyorum. Herhalde “…önümüzdeki 100 yıl için hazır miyiz?” diye sorardı.

Seneler boyunca yaptığı tasarımlara bakınca birkaç şey gittikçe daha belirginleşiyor: En basitinde tam bir yüzyılın tasarımına şekil verdi ve hep geleceği düşünerek çalıştı. Onunla çalıştığım zamana dair muhteşem hatıralarım var ama ondan öğrendiğim en önemli şey geriye değil de ileriye bakmak. Her zaman incele, her zaman meraklı ol ve hiçbir zaman kendini tekrarlama. Onun 100. yılı için yapabileceğimiz en iyi kutlama, onun adına geleceği inşa etmek olur. Bunu onun görüşünün en azından birazını, düşünce tarzını ve estetiğini kullanarak yapabilirsek dünya çok daha güzel bir yer olur.

Defne Koz: Peki Marco Susani? Pek çok tasarımcının tek başına markalaşmaya çalıştığı bir dönemde, siz yolunuza devam ederken yanınızda size eşlik edecek biri olmasını tercih ettiniz.

Defne Koz: Bizim ortaklığımız marka ya da imza ile pek ilgili değil. Aslında isimlerimizi kullanma konusunda da çok rahatız; bazı ürünlerin altına ben, bazılarının altına o, bazılarının altına da şirket imzası atılıyor. Beraber bir şirket kurmak, İtalya kökenimiz gibi birçok ortak noktası olan iki düşünce şeklini ve birbirinden çok farklı tecrübeleri birleştirmekten geçiyor. İki dünyanın en iyi özelliklerini alıp beraber ilerledikçe, ayrı ayrı yapabileceğimizin çok daha iyisini yapmış oluyoruz. Aynı zamanda da çok eğlenceli oluyor çünkü birçok farklı proje yapabiliyoruz.

Başta Vitra’ya yaptığınız tasarımlar olmak üzere, tasarımlarınızda çok da alışık olmadığımız bir modernite anlayışı var. Geçmişle kurduğunuz ilişki nostaljik olmak yerine, onu bir başlangıç çizgisi olarak alıyor…

Defne Koz: Köklerime saygı göstermek ve geçmişe karşı nostaljik olmak arasında büyük, önemli bir ayrışım yapıyorum. Köklerimin farkındayım; orada doğup büyüdüğüm için Türk, tasarımı da orada öğrendiğim için İtalyan köklerim olmasından çok keyif alıyorum aslında. Fakat tasarımlarımda yerel ya da nostaljik herhangi bir şey istemiyorum.

İşimiz geleceği hayal edip, önümüzdeki senelerde insanların neye ihtiyaçları olup isteyecekleri şeyleri yapmak, geçmişi sonsuza dek tekrarlamak değil. O yüzden Lipton için tasarladığım Türk çay bardağı gibi kültürel ikonlar üzerinde calışmaktan çok memnunum. İlhamımı tabi ki çay içme geleneğinden aldım. Çay içerkenki ifadeler, hareketler ve ritüellerle ilgili çok keskin bir fikrim vardı; bir çay evinde, evde ya da sokakta, hatta park girişinde. O ritüel için neden yeni, modern bir estetik tasarlamayalım ki? Neden o ikonu bir sonraki yüzyıla taşımayalım?

Bir tasarımcı olarak pek çok farklı alanda işler ürettiniz. Mesleki özelleşme bu kadar belirginken, bir ürün tasarımcısı olarak Xerox ile beraber yaptığınız proje nasıl tepkiler aldı? Dijital ortam için tasarım yapmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Defne Koz: Xerox gibi stüdyomuzun “teknolojik değişim” konusu ile ilgilenen birçok projesi var. Bu bir ürün tasarlamaktan daha büyük bir şey; gelecekte bazı teknolojilerin hayatımızı nasıl değiştireceğini anlamak.

Xerox’a gelince, o ‘akıllı’ şehirlerin kentsel gelişimi nasıl becerebilecekleri ile ilgiliydi. ‘Fiziksel’ ürün tasarlamaktan çok daha farklı gibi geliyor fakat aslında çok benzer bir düşünme tarzını gerektiriyor. Biz tasarımın insanların etrafındaki ortamı şekillendirmek olduğuna inanıyoruz ve bu hem fiziksel – objeler ve alanlar, hem de dijital – deneyim ve servis için geçerli. Uzmanlık alanları işin ikinci evresi: ortamı kurabilmek için farklı ‘materyaller’ kullanmayı öğrenmek gibi, şimdilerde de bu materyaller metal, tahta ve plastikten çok piksel, menü, ve veri tabanlarından oluşuyor.

İstanbul Tasarım Bienali için geliştirmiş olduğunuz justaddwater [sadecesuekle] konsepti de bu noktada en çok ilgi çeken işlerinizden biri. Yalnızca bir tasarım fikri olamsının yanı sıra, gelecek kullanıcılarına aynı zamanda bir yaşam tarzı sunuyor. Bu işten yola çıkarak, sizce günümüz tasarımcıları kullanıcıların hayatına ne kadar nüfuz edebiliyor?

Defne Koz: Justaddwater “…’nın geleceği”ni inceleme serisinin sadece bir parçasıydı. Gıda ve beslenme ile ilgili bir vizyon yarattık. Yakın zamanda aynı incelemeyi “ulaşımın geleceği” ve “çalışmanın geleceği” üzerine de yaptık. Geçmişte ‘avant-garde’ olarak adlandırılan tasarımların, günümüzdeki bu yarattıklarımızla eş değer olduğuna inanıyoruz. 60’lardaki Radical Design’ın yaratıcılarıyla, Andrea Branzi’nin ‘Non-Stop-City’si, Ettore Sottsass’ın ‘Pianeta Come Festival’iyle tanışma fırsatını bulduğumuz için çok şanslıyız. Tasarımları ütopik çizimler, enstalasyonlar, provakasyonlar olsa da, hepsinin merkezinde daha iyi bir geleceği incelemek vardı. Bu projelerin seyirciyi, onlara hayal edemeyecekleri bir gelecek göstererek ve tasarımcıları, akıllarını yenileyip, tasarım yapmak için yeni estetik ve alanları inceleyerek kışkırtmak gibi çift rolleri vardı.

Bugünlerde o tarz keşifleri yeniden var etmemiz lazım. Bu projelere geçmişte ihtiyacımız olduğundan daha çok ihtiyacımız var, ama bunu aynılarını tekrarlayarak yapmamamız lazım. Bugünün görüşüyle gelecek çok daha somut olabilir, çünkü firmalar somut yeniliklerle çok ilgileniyorlar ve çünkü teknoloji artık bu vizyonları gerçekleştirebiliyor. Yine de, önemli olan bu geleceğin insanlar tarafından yönlendirilmesi, teknoloji değil. Bu yüzden de tasarımcılara ve onların kritik düşünme tarzlarını kullanarak bu yaratımları hayal etmelerine ihtiyacımız var.