Kontrol edememe korkusu başlı başına insanı tedirgin ederken, iklim değişikliği eko-anksiyeteyi tetikleyen en büyük etmen. Çaresizlik duygusuyla geleceğimiz ve doğa için duyduğumuz kaygıyı hissediyorsanız yalnız değilsiniz. 

Eriyen buzullar, yok olan biyolojik çeşitlilik, orman yangınları, sıcak hava dalgaları ve ani seller. İklim değişikliğinin etkilerini görmezden gelmek zor. Gezegenimize yönelik fiziksel yıkımın yanı sıra zihinsel sağlığımız da bu zarardan payını alıyor. En basit tanımıyla eco-anxiety yani eko-endişe gelecekle ilgili korkudan tüketime ilişkin utanç ve suçluluk duygusuna ve kaybedileceğine ilişkin öfke ve kedere kadar iklim değişikliğine karşı bir dizi tepkiyi kapsıyor. Peki, bunu hissediyorsak ne yapmalı? 

Eko-anksiyete tedavi edilmesi veya kurtulunması gereken bir hastalık değil. Yıpratıcı olsa da insanlığın aslında güzel bir parçası ve dünyayla ilgilendiğinize dair bir işaret. Empatiye sahip olduğumuzun ve iklim krizine karşı uyanık olduğumuzun kanıtı. Çaresizlik duygusu, alarm zillerini çalan ve bize iteleyen bir şey. Önemli olan bu duyguyla baş edebilmek ve bunu doğru bir yere yönlendirebilmek. Bu suç duygusu da çoğu insanı iklim adına adım atmaya teşvik ediyor. Bu geri dönüşüm kullanmaya başlamak kadar küçük bir adım da olsa eko-anksiyete aslında konuyla ilgili farkındalık ve aksiyon alma yolunda önemli bir etmen. 

Dünyada kaç kişinin bu kaygıyı yaşadığını tam olarak bilmemiz mümkün değil ancak araştırmalar çoğunluğun bundan muzdarip olduğunu belirtiyor. 2021’de Humbold State University tarafından yapılan çalışma 10 ülkeden 10 bin genç insanı inceledi. Soruysa gayet basit: İklim krizi ve hükümetin olaya yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Katılımcıların çoğunun iklim değişikliği konusunda endişeli olduğunu ve yaklaşık %60’ının çok endişeli veya aşırı derece endişeli hissettiklerini söylediği ortaya çıktı. İklim değişikliğiyle ilişkili birçok olumsuz duygu başta üzgün, korkmuş, endişeli, kızgın ve güçsüz olarak açıklandı. Genel olarak, katılımcıların %45’i iklim değişikliği hakkındaki duygularının günlük yaşamlarını etkilediğini söyledi.

Dünyada yaşanan onca olay arasında, ilgimizin dağılmaya oldukça müsait olduğu bu dönemde iklim krizi bazılarımızın önceliği değil. Don’t Look Up filmindeki gibi iklim krizi aslında dünyaya doğru hızla gelen bir göktaşı. Eko-anksiyete ise gelmekte olan travmayı bir nevi ön görebilmek ve bunun stresine girmek. Yaşadığımız bu varoluşsal korku, resmi olarak bir ruh hastalığı sayılmasa da özellikle genç insanların hissettiği bu duygu sadece kızgınlık ve üzüntüyle kalmıyor, büyük bir utanç ve suçlu hissetmek de söz konusu. Eko-anksiyete yeni bir kavram ancak Lancet Tıp Dergisi’nin 2015’te iklim değişikliğinin insan refahı üzerindeki etkisiyle ilgili bir terim olarak zaten dahil ettiği bir başka kavram solastalji ile yakından bağlantılı. Solace ve nostalgia kelimelerinden oluşan kavram; şehirleşme gibi insan müdahalesi ile değişiklikler sonucu doğanın bozulması sonucu oluşan üzüntü hissi şeklinde açıklanabilir.

Sadece 18 yılımız kaldı. İnsan nüfusunun 2040 gibi erken bir tarihte büyük bir çevresel felakete tanık olabileceğini öngören Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli büyük kıtlık, kuraklık, orman yangınları ve diğer felaket koşullarını önlem alınmadığı taktirde öngörüyor. İklim krizini değiştirmek için çok az şey yapabileceğinizi düşünseniz bile, karbon ayak izinizdeki küçük değişiklikler zihinsel durumunuzda büyük bir fark yaratabilir. 

Eko-anksiyete hala büyük bir çoğunluk tarafından bilinmiyor. Kaçınılmaz bir sona doğru ilerlerken bundan hepimiz sorumluyuz. Kararlı bir şekilde hareket edersek bir gün geriye dönüp şöyle diyebiliriz: “Eko-anksiyeteyi konuştuğumuz günleri hatırlıyor musunuz?”