Son zamanlarda herkesin dilinde olan, artık duyduğumuzda tadımızı kaçırmaya başlayan, içi boşaltılmış bir terim: “anda kal!”. Yoğun ve stresli şehir hayatında, bazen kafamızı kaldıracak, kendimize ayıracak tek bir “an” bile kalmamışken, bu iki kelimeyi duyunca içten içe sinirlenmemek elde değil. Olaya tamamen hedonist bir açıdan yaklaşıp, kavramın yanlış temellere oturtulması da cabası. Peki günümüzde bu denli aşina olduğumuz, fakat hayatımızda tam olarak nasıl uygulayacağımızı bilemediğimiz bu felsefe aslında nedir?

Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla kahve içmeye gittiğinizi düşünün. Eve dönüp beyninizi yokladığınızda ise kafanızda buluşmaya dair hiçbir şey kalmadığını fark ettiniz. Tam olarak iki saat oturup konuşmanıza rağmen ne arkadaşınızın son flörtünün detayları, ne geçen hafta işte aldığı terfii ne de köpeğinin hastalanması… Hepsi beyninizde konu başlıklarından oluşan bir çorba halini almış. Bizler için çok da uzak bir senaryo değil di mi? Peki karşımızdakine odaklanmak ya da söylediklerini dinlemekte neden bu kadar zorlanıyoruz?

“An’ da kal!” ya da “ akışta kal!” olarak popüler kültürde sıklıkla duyduğumuz bu cümleler aslında kökeni Mindfulness yani Türkçesiyle “bilinçli farkındalık” olan bir pratik. Peki nedir bu Mindfulness? Farklı öğretilerde farklı olarak ifade edilebilen bu pratik, aslında en basit anlamıyla şimdiki zamanın farkındalığı demek. Düşünceler denizine kapıldığımızda, odağımızı bilinçli ve yargılayıcı olmadan, nazik bir şekilde ana getirmek ve anda gerçekleşen duygu ve olayları izleyebilmek aslında Mindfulness.

Bedenimiz burada olsa da, zihnimiz çoğu zaman ya geçmişteki olaylara takılı kalıyor, ya da gelecek ile ilgili plan yapıyor. Bu plan yapma süreci, akşam ne yemek yiyeceğimizden başlayıp kariyer hedeflerimize, başarısız aşk hayatımızdan bir hafta sonra yapacağımız önemli sunuma kadar sonsuz bir girdap oluştururken, bizim odağımızı şimdiki zamana getirmemiz tabiki çok kolay olmayabiliyor. Sosyalleşirken, sevdiğimiz insanlar ile vakit geçirirken ya da güzel bir deneyim yaşarken, sonrasında aslında tüm bu süreç boyunca kafamızdaki hayali senaryoda takılı kaldığımızı fark etmek fazlasıyla can sıkıcı. Bu yüzden günlük hayatımızda uygulayacağımız Mindfulness pratiği oldukça değerli. Gün içerisinde belirli bir zaman ayırarak rehber eşliğinde veya kendi kendimize yaptığımız meditasyonlar ya da kendimize hatırlatarak yaptığımız odağımızı an’ a getirme egzersizleri ile, bilinçli farkındalık kabiliyetimizi gün be gün güçlendirebiliriz. Nefese ve bedendeki duyumlara odaklanarak zihnimizdeki yoğun buluttan şimdiki an’a dönmeyi ne kadar alışkanlık haline getirirsek, otopilot halinde yaşamaktan da bir o kadar kaçınmış oluruz. Zaten an ‘da ve akışta yaşamak da temelde bu otopilot halinden çıkabilmeyi telkin eden cümleler.

Kısaca Mindfulness ne Hedonist bir felsefe, ne “carpe diem” tarzında bir olumlama, ne bir Budist gelenek ne de bir ritüel. En basit haliyle şu andaki deneyimimizin farkındalığına erişme ve bu deneyimi tarafsız bir şekilde izleyebilmeye yönelik gündelik bir çalışma. Hayatımıza biraz çaba ile entegre edebileceğimiz bu pratik zihnimizde değil gerçekten anda yaşayabilme deneyimini bize garantiliyor.